Zülf-i yâre dokundu mu da ağızlarından aylarca salyalar eksik olmaz.
Yalan damarlarındaki kan, hile gözlerinin ışığıdır!
Çehrelerindeki riyayı çözmez mümkün değildir.
Burunlarının sağ tarafı başka, sol tarafı bir başkasına aittir!
Bugün dediklerini yarın inkâr ederler. İlkesiz ve edepsizdirler.
İffet ve hayâ duyguları yok denecek kadar azdır.
Güçsüzdürler!
Ağababalarının hassas yerlerini okkalarken tahriş etmemek için sıkça manikür yaptırırlar!
Bir cim çıkmaz, eğer karınlarını yarsan!
İşleri güçleri sövmektir.
Mehmet Tan’a küfür ederek ayakta kalmak isteyenlerin en iyi becerebildiği iş, konsolos köpekliğidir!
Eskiden derlerdi ki, “Kafa büyük içi boş, tut kulağından çifte koş!”
AÇ AYI OYNAMAZ! BETON DA KARIN DOYURMAZ İSE!
Türkiye İstatistik Kurumu’nun son açıkladığı rakamlar ister istemez bana “Aç ayı oynamaz” sözünü hatırlattı.
Size de “Beton karın doyurmaz” dedirtsin!
Hele hele hızla artan dünya nüfusunu doyurmak, doyururken de ihracat yaparak gerçek manada zenginleşmek için sürdürülebilir tarım ve hayvancılık politikalarını geliştiren ülkelerin sayısı hızla artarken…
TÜİK’in son rakamlarına göre Türkiye’de inşaat sektörü yüzde 10 oranında büyürken, tarım da ise yüzde 8 oranında büyük bir azalma meydana geldi.
Bu kafa ve bu tercihlerle bu iş nasıl ve nereye kadar gider?
Gidişat belli!
Ama yine de gidişatı görmeyenlere Nasrettin Hoca’dan çok sık paylaştığımız bir kıssayı yine aktaralım:
*
Nasrettin Hoca bir gün tarlasında çalışırken yanına tanımadığı biri yaklaşır:
“Efendi amca, falanca köye kaç saatte gidebilirim?" der.
Hoca cevap vermez.
Hâlbuki üç kez seslenmiştir yabancı. “Herhalde sağır” diye düşünüp yoluna devam eder.
Epey uzaklaştıktan sonra, Hoca arkasından “Evlat gel!” diye bağırır.
Merakla geri dönen gence “Bu yürüyüşle sen üç saatte ancak gidersin” der.
Adam sinirlenip: “Be adam biliyordun da demin neden söylemedin?” diyerek çıkışır.
”Evet” diyerek cevap verir Hoca, “Yolu biliyorum, ama senin nasıl yürüdüğünü görmeden nasıl cevap verebilirim ki?”
BİR BALTAYA SAP OLAMAYAN, EŞEKSİ KISKANÇLILIK!
Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB), Devlet Başkanı Mihail Gorbaçov'un 25 Aralık 1991'de istifa etmesinin ardından, Sovyet parlamentosunun 26 Aralık 1991'de aldığı kararla resmi olarak dağılmıştı.
Sonrasında da çarlık döneminin Rusya’sı yeniden aynı ad ile dünya devletleri sahnesinde yerini aldı.
Sonrasında da ilk başkonsolosluklardan biri de Trabzon’da açıldı.
İlk başkonsolos da Azeri asılı Sohrab İbragimov idi.
KGB mahreçli olduğu söylenen İbragimov ile iyi hasbıhal ederdik.
Genellikle de kıssalar ve özlü sözlerle lâfı da uzatmazdık.
Bir keresinde, “bir baltaya sap olamayan”, ancak rahmetli Barış Manço’nun da şarkı ile tarif eylediği, “Sapın ucunu olursun balta” gibilerinin, özellikle kıskançlık ve hasetlerinden söz ederken bunlar için kısa ve öz bir tarif yaptı:
“İnsan var ki insanların nahşidir.
İnsan var ki, eşek ondan yahşidir!”
İŞ YERİNE LÂF ÜRETMEK!
İşin en kolay tarafıdır, ameli olmayan lâfın söylenmesi!
Söylenirken de aynaya bakılması gerekirken, kabahatin hep başkalarında aranması!
Bunu da zaman zaman “İnsafsız avcıya hizmet etme” derecesinde yapılması!
Yapılırken de, “Kendi doğrusundan başka doğru bilmeyecek derecede yobaz olunması!”
Olurken de, Ziya Paşa’nın insanlık adına sözlerle değil, amelleri ile ederi ve değeri olanlar için yaptığı tarifin anlaşılmaması:
“Ayinisi iştir kişinin, lâfa bakılmaz.
Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde.”
Anlaşılmayanlar için de fazla takılıp kalmaya da, kelime harcamaya da gerek yok aslında!
Bu gibi sabit bir kazıklara bağlananlar için Mevlanâ’nın yaptığı çağrı yeter de artar bile:
“Suskunluğum asaletimdendir.
Her lafa verecek bir cevabım var elbet.
Lakin bir lafa bakarım laf mı diye.
Birde söyleyene bakarım adam mı diye.”
ESKİ ve YENİ TÜRKİYE…
Eskiden “Önce maneviyat” diyenlerin, bugün önceliği ve övünmeyi maddiyatla yaptıkları bir Türkiye ahvali ile karşı karşıyayız.
Denilecek ki, “Eski camlar bardak oldu.”
Ya da, “Eskiye rağbet olsa idi bitpazarına nur yağardı!”
Olsun!
Biz yine “Maneviyatı olmayan maddiyatın hükmü insan yokluğudur” diyerek “Eski-Yeni Türküye” mukayesesi için, geçen akşam televizyondaki bir Türk filminde denk geldiğim şu ifadeyi paylaşalım:
“Eskiden bu sokakta biri öldüğünde herkes yasa girerdi. Şimdi konsere gidiyoruz.”
İNSAN DA SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK…
Genel de, sosyo-ekonomik alanlar ve hesaplar da kullanılıyor sürdürülebilirlik.
Bu da sürdürülebilirliği, para-pul hesabı üzerinden maddi kazancın üzerine monte ediyor.
Oysa bunu da yapacak, sürdürecek olanın insan olduğu adeta unutuluyor, ya da bir kenara konuluyor.
Sosyal medya da denk gelen şu satırlar sürdürülebilirliğin özellikle ve öncelikle nerede olması gerektiğini çok güzel ifade etmiş:
“Zamanla anlayacaksın ki hayatından karşılaşacağın en büyük sınav devam edebilmektir. İyilik yapmaya devam edebilmek. Sevmeye devam edebilmek. Kalbini temiz tutmaya devam edebilmek. İnsan kalmaya devam edebilmektir.”
DÜNDEN BUGÜNE
6 Haziran 2013’de “kısaca” deyip, “Satılmış Medya İstemiyoruz” başlığı da atarak satırlara sığdırmaya çalışmışız:
*
Geçtiğimiz Cumartesi günü Trabzon’daki yürüyüş sırasında, Trabzon Gazeteciler Cemiyeti’nin önünden geçenler, hep aynı sloganı attılar:
-“Satılmış medya istemiyoruz.”
Biz de istemiyoruz; amma!
“Para ile imanın kimde olduğu belli olmaz” sözünün kabul gördüğü bir ümmette bu iş nasıl olacak ki?
Hem de, “İbadet gizli, ticaret (para) açık olmalı” diye emir buyuran, tarif yapan bir dine tabii olanların, tam tersini uygulayarak cirit attıkları bir ahir zaman yaşanırken!
Yani “İbadet açık, ticaret gizli” denilirken!
Onun için, hep birlikte söyleyeceğimiz slogan; “Satılmış kimse istemiyoruz” olmalı, yani satılmışlık sadece medya ile de sınırlı tutulmamalıdır.
KISSADAN HİSSELER
Katherina ve Linccol’den…
Rus Çariçesi Katharina, hükümeti ile arasındaki ilişkileri özetlerken, “Bakanlarımın görüşlerine, benim gibi düşünürlerse katılırım” açıklaması neleri ve kimleri hatırlatmıyor ki?
Birde, “Çok iyi hatip, çok yahşi konuşuyor” diyerek oy verilenler var ki; insanın aklına Abraham Lincoln’un, rakibi olan bir politikacı hakkında söyledikleri gelmiyor değil:
“Bu kadar büyük lafları, bu kadar küçük düşüncelere tıkıştırabilen bir adama daha rastlamadım.”