Bugün Türkiye’de sağlık hizmeti, bir insanın gerçekten yaşayıp yaşamayacağını değil, ölmeden önce kaç kez geri gönderileceğini belirleyen bir düzene dönüşmüş durumda.
Akut apandisit tanısı konulmuş, dosyasına açıkça “acil” ibaresi düşülmüş 11 yaşındaki Dila Naz Alemdağ, babası Kader Alemdağ tarafından hastaneye getiriliyor. Tıbben zamanla yarışılması gereken bir tablo var. Buna rağmen çocuk, çocuk cerrahı Dilek Başar tarafından eve gönderiliyor.
“Akut apandisit – Acil.
Yapılan muayene ve tetkikler sonucunda apandisit tanısı konulan ve çocuk cerrahı Bayan Doktor tarafından teyit edilen tanıya ve verilen ameliyat kararına rağmen Dila Naz neden bir reçete ile eve gönderiliyor?
Neden; çocuğun hastane kantininde yediği yarım tost.
“Yemek yediysen ameliyat yapamam”
İşte o anda tıp duruyor. Hipokrat yemini unutuluyor.
Baba Alemdağ kızını alarak eve geldi ama apandisit pazartesiyi beklemedi.
Gece ağrılar şiddetlendi. Aile bu kez üniversite hastanesine koştu ve çocuk acil ameliyata alındı. Ameliyattan çıkan doktorlar şu cümleyi kurdu: “Biraz daha geç kalsaydınız çok farklı sonuçlar konuşuyor olurduk”
Burada durup sormak gerekiyor:
Ya ölseydi?
O zaman mı açıklama yapılacaktı?
O zaman mı “talihsiz bir komplikasyon” denilecekti?
O zaman mı sistem konuşulacaktı?
Riskli, acil ameliyat gerektiren bir hastayı eve göndermek için “tokluk” bir gerekçe değildir.
Ameliyat ertelenebilir ama bu sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Doğru yaklaşım, hastanın gözlem altına alınıp gerekli önlemlerle mide boşaltılmak suretiyle ameliyat yapılmasıydı.
Bugün Dila Naz hayattaysa bu, doğru işleyen bir sağlık sisteminin başarısı değil; ölümle arasına giren birkaç saatlik şansın sonucudur.
Acil Servisler: Hayat Kurtarma Alanı mı, Eleme Hattı mı?
Türkiye’de acil servisler artık acil değil, kalabalık yönetme merkezleri. Sağlık Bakanlığı verilerine göre acil servislere yıllık başvuru sayısı 130 milyonun üzerinde. Bu, nüfusun her bireyinin yılda ortalama 1,5 kez acile girdiği anlamına geliyor. Bu yoğunlukta bir doktora düşen ortalama hasta süresi 3–5 dakika.
Beş dakika.
Bir çocuğun hayatını belirlemek için beş dakika.
Bu sürede ne doğru anamnez alınabilir, ne risk değerlendirmesi yapılabilir, ne de “acil mi değil mi” sorusu hakkıyla cevaplanabilir. Sonuç? Gönder gitsin.
Çünkü sistem, hastayı yatırmayı değil;
boş yatak sayısını,
düşük maliyeti,
yüksek performans puanını ödüllendiriyor.
Doktorlar da Bu Sistemin Kurbanı — Ama Bu, İhmali Aklamaz
Bu yazı bir doktor linci değildir.
Ama bir gerçeği net koymak gerekir: Yoğunluk, ihmali meşrulaştırmaz.
Evet, doktorlar tükenmiş durumda.
Evet, nöbetler insanlık dışı.
Evet, sağlıkta şiddet kabul edilemez.
Ama bütün bunlar, “akut apandisit tanısı konmuş bir çocuğun eve gönderilmesini” açıklamaz.
Tıp, ihtimaller üzerinden değil riskler üzerinden yürür.
Apandisit beklemez.
Apandisit takip edilmez.
Apandisit patladığında konuşulmaz.
Ve bu ülkede ne yazık ki pek çok olayda konuşma hep sonra yapılır.
“Ya Ölseydi” Dosyalarıyla Dolu Bir Ülke
Türkiye’de son yıllarda:
Sezaryen sonrası eve gönderilip kan kaybından ölen anneler,
“Gaz sancısı” denilip kalp krizinden kaybedilen gençler,
“Psikolojik” denilerek taburcu edilip intihar eden hastalar,
“Bekleyelim” denilen ve yoğun bakım kapısında kaybedilen çocuklar…
Bu örneklerin çoğunda ortak bir cümle var:
“Hekim takdir yetkisini kullanmıştır.”
Peki hasta ne zaman takdir edilecek?
Aile ne zaman muhatap alınacak?
“Ya ölseydi” sorusu ne zaman sistemin merkezine konulacak?
Asıl Tehlike: Normalleşen İhmal
Bu ülkede en korkutucu şey, ihmallerin artık haber değeri bile taşımaması. İnsanlar “ama öldü mü?” diye soruyor. Ölmediyse mesele yok. Ölmediyse şükür var. Ölmediyse sistem kendini temize çıkarıyor.
Oysa sağlıkta başarı, ölmeyenleri saymak değil,
ölme ihtimali olanları ciddiye almaktır.
Dila Naz yaşadı.
Ama bu yazı onun yaşamasını bir “mutlu son” gibi anlatmıyor.
Çünkü mesele tek bir çocuk değil.
Mesele, yarın başka bir çocuğun aynı kapıdan geri çevrilip çevrilmeyeceği.
Bugün sokakta kime sorarsanız aynı cümleyi duyarsınız; “Doktorlara güven kalmadı”
Bu güven kaybı sebepsiz değil.
Hasta, dinlenmediğini ve ilgilenilmediğini söylüyor, Sonra;
Google’a bakıp kendi tanısını kendi koyuyor.
Bir hastane ile ikna olmayıp ikinci üçüncü hastane geziyor. Acil servisler dolup taşıyor.
Bu tablo, sağlık okuryazarlığı değil, güvensizlik göstergesi.
En korkutucu şey de ne biliyor musunuz; bu yazıyı okurken birçok kişi ‘benzerini duydum’ ya da ‘aynısını yaşadım’ diyecek.
Son Söz
Bu ülkede sağlık sistemi, vicdanını ancak bir cenazeden sonra hatırlıyorsa,
orada sorun tek bir doktorun değil, bütün düzenin sorunudur.
Bugün soruyoruz: Maalesef ihmal sıradanlaşıp, gecikmeler normalleştiğinde ‘şanssızlık’ ‘kader’ kelimeleri sık kullanılmaya başlandığında toplum olarak vicdan eşiğimizi kaybediyoruz.
Ve her kaybolan eşik, bir sonraki ihmali daha kolay hale getiriyor.
Mesela 11 yaşındaki kızımız hayatını kaybetseydi kim hesap verecekti?
Hangi rapor hangi şikâyet ailenin gözyaşını silecekti?
Hangi soruşturma bir babanın bir annenin vicdanını rahatlatacaktı.
Bu soruların hiçbirinin cevabı yok.
Çünkü kaybedilen bir hayatın telafisi yok.
Bu yazı doktor düşmanlığı değil. Bu yazı sağlık çalışanlarını hedef almak değil.
Bu yazı ihmali sistemleştiren anlayışa karşıdır.
Bu yazı, hayatı ikinci plana atan sağlık pratiğine karşıdır.
Türkiye’de sağlık daha fazla bina yaparak düzelmez. Daha fazla cihaz alarak düzelmez.
Sağlık, vicdanı yeniden merkeze koyarak düzelir.
Artık bunu yüksek sesle söylemek zorundayız:
“Bir çocuğun hayatı karnındaki tostla veya prosedür ile ölçülemez.
Bu kadar velveleye ne gerek vardı çocuğa bir şey olmamış diyecek olan varsa onlara vereceğim tek cevapla yazımı bitiriyorum..
Ya Dila Nazımız ölseydi… ?
Görüşmek üzere…
Ya ölseydi?