Duygusal ilişkiler kadar dostluklar da bireyin benlik algısını, öz değerini ve ruhsal dengesini derinden etkiler. Ancak çoğu insan, ilişkileri bilinçli şekilde değerlendirmeyi öğrenmediği için, sınır koymak yerine daha fazla uyum sağlamayı seçer. Bu da zamanla tükenmişlik, değersizlik hissi ve içe çekilme yaratır.
İlişkilerde Temel Yanılgı: Herkesi Aynı Yere Koymak
Psikolojik olarak sağlıklı bireyler, hayatlarındaki insanları bilinçsizce değil, işlevlerine göre konumlandırır.Sorun şudur:Birçok kişi herkese aynı samimiyeti, aynı erişimi ve aynı
fedakârlığı sunar.
Oysa her ilişki aynı derinliği hak etmez.Hayattaki İnsanları Sınıflandırmak: Soğukluk Değil, Ruhsal Hijyen
Bu sınıflandırma insanları küçümsemek için değil, kendini korumak içindir.
1. Çekirdek Alan (En Yakın Çevre)
Bu gruptaki insanlar:
• Zor zamanda ulaşılabilirdir
• Sizi küçültmez, yargılamaz
• Hayatınızda süreklidir
• İlişki tek taraflı değildir
Bu alana çok az kişi girer. Girmesi zaman alır. Çıkması da sebepsiz olmaz.
2. Sosyal Yakınlar
• Görüşmesi keyiflidir
• Paylaşım vardır ama sınırlıdır
• Hayatınızın merkezinde değillerdir
• Duygusal yük taşımazlar
Bu kişilerle samimiyet vardır ama beklenti yoktur.
3. Temas Alanı
• İş, çevre, eski tanışıklıklar
• Dönemsel iletişim
• Derin bağ yoktur
Bu gruptaki insanlardan duygusal karşılık beklemek en yaygın hatalardan biridir.
4. Mesafe Konulması Gerekenler
• Sizi sürekli açıklama yapmaya zorlayanlar
• Ulaşılabilirliğinizi suiistimal edenler
• Sadece kendi ihtiyaçlarında ortaya çıkanlar
• Hayatınızda kafa karışıklığı yaratanlar
Bu kişiler “kötü” olmak zorunda değildir.
Ama size iyi gelmiyorlarsa, yerleri merkez değildir.
Neden Yanlış İnsanlara Daha Çok Yatırım Yapıyoruz?
Çünkü:
• Yalnız kalmaktan korkuyoruz
• Değerimizi ispat etme ihtiyacı hissediyoruz
• Karşılık alamadıkça çabayı artırıyoruz
Bu bir iyi niyet değil, çoğu zaman bağlanma yarasıdır.Psikolojide buna “karşılıksız yatırım döngüsü” denir: İnsan, değer görmediği yerde daha fazla vermeye başlar.
Bir ilişkiyi değerlendirirken şu soru yol göstericidir:
“Bu kişiyle temas beni rahatlatıyor mu, yoksa sürekli tetikte mi tutuyor?”
Rahatlatmayan ilişkiler, uzun vadede benlik algısını aşındırır.Sonuç: Yalnızlık Geçer, Yanlış Bağlar İz Bırakır Yalnızlık bir dönemdir. Ama yanlış insanlarla sürdürülen ilişkiler, insanın kendine bakışını bozar.
Bu nedenle bazen en sağlıklı adım, yeni insanları hayatına almak değil; yanlış yerde duranları kibarca ama net biçimde geri almaktır.
Bu bir vazgeçiş değil. Bu bir fark ediştir.Ve çoğu zaman iyileşme, kalabalıkla değil;
doğru boşlukla başlar.
İLİŞKİLERDE SESSİZ ŞİDDET
Bağırmak yok, vurmak yok… ama içten içe herkes yıpranıyor Şiddet denince akla bağırmak, hakaret etmek ya da fiziksel zarar vermek geliyor.Oysa ilişkilerde en çok iz bırakan şiddet türü çoğu zaman sessiz olandır. Adı konmaz, fark edilmez ama yorar.
Sessiz şiddet; romantik ilişkilerde olduğu kadar arkadaşlıklarda da sık görülür. Görünürde “her şey normal”dir. Ama kişi kendini değersiz, yalnız ve yetersiz hissetmeye başlar.
Psikolog Merve Ak, sessiz şiddeti şöyle tanımlıyor:
“Ortada açık bir saldırı yoktur. Ama kişi ilişkide kendisi olamaz, sürekli eksilir.”
ROMANTİK İLİŞKİLERDE SESSİZ ŞİDDET NASIL OLUR?
Romantik ilişkilerde sessiz şiddet çoğu zaman sevgi diliyle örtülür.
• Küsmek ama nedenini söylememek
• Sorunları konuşmaktan kaçmak
• Sürekli eleştirip hiç takdir etmemek
• Duygusal ihtiyaçları küçümsemek
• “Abartıyorsun”, “çok hassassın” diyerek hisleri geçersiz kılmak
Bu tür davranışlar tek başına masum görünebilir. Ancak süreklilik kazandığında kişi, ilişkide kendini ifade edemez hale gelir.
Psikolog Merve Ak’a göre:
“Sessiz şiddetin en belirgin sonucu, kişinin kendi duygularından şüphe etmeye başlamasıdır.”
İlişki bitmez ama kişi içten içe tükenir.
ARKADAŞLIK İLİŞKİLERİNDE SESSİZ ŞİDDET
Sessiz şiddet sadece romantik ilişkilerde yaşanmaz.
Arkadaşlıklar da bu yükü fazlasıyla taşır.
• Mesajlara geç ya da hiç dönmemek
• Önemli anlarda ortadan kaybolmak
• Sürekli üstünlük kurmak
• Dert dinler gibi yapıp küçümsemek
• İhtiyaç duyulduğunda ulaşılmaz olmak
Bu tür ilişkilerde kişi kendini “fazla gelen”, “yük olan” biri gibi hisseder.
Psikolog Merve Ak bu duruma dikkat çekiyor:
“Arkadaşlıkta sessiz şiddet, ‘yanındayım’ görüntüsü altında yalnız bırakılmaktır.”
Sessiz şiddetin en zor tarafı şudur:Kişi yaşadığının adını koyamaz.
• “Ama bana kötü davranmıyor” der
• “Belki de ben abartıyorum” diye düşünür
• İlişkiyi bitirmek için haklı bir gerekçe bulamaz
Bu durum, kişinin kendine olan güvenini aşındırır. Zamanla beden de sinyal vermeye başlar:
yorgunluk, iç sıkıntısı, huzursuzluk, değersizlik hissi…
PSİKOLOG MERVE AK UYARIYOR
Bu belirtiler sessiz şiddete maruz kaldığını gösterebilir:
• İlişkideyken bile yalnız hissetmek
• Kendini sürekli açıklamak zorunda kalmak
• Hislerinin küçümsendiğini düşünmek
• “Ben mi sorunluyum?” sorusunu sık sormak
• İlişkiden çıktıktan sonra belirgin bir rahatlama yaşamak
“İlişki seni sürekli kendinden şüphe ettiriyorsa, orada bir şey yolunda değildir.”
BU BİR DAYANIKLILIK MESELESİ DEĞİL
Sessiz şiddet karşısında en sık yapılan şey, daha çok dayanmak olur.
Oysa psikolojik olarak sağlıklı olan, dayanmak değil fark etmektir.
“İlişkilerde şiddet her zaman gürültülü olmaz.
Ama sessiz olan, daha derin iz bırakır.”
Bir ilişki seni beslemiyorsa, sürekli eksiltiyorsa ve kendin olmana izin vermiyorsa; adı ne olursa olsun sorgulanmalıdır.
Çünkü sağlıklı ilişki, sessizliğin değil güvenin olduğu yerdir.
Parkinson’da Yeni Umut Kaybolan Hücreler Geri Gelebilir mi?
Parkinson hastalığı, en basit haliyle beynin dopamin adlı kimyasalı yeterince üretememesiyle ortaya çıkan bir hastalık. Dopamin; hareketi başlatan, akıcı olmasını sağlayan ve bedenle beyin arasındaki uyumu kuran temel maddelerden biri. Bu madde azaldığında ise titreme, yavaşlama, kas sertliği ve denge sorunları ortaya çıkıyor.Bugüne kadar uygulanan tedaviler, eksik olan dopamini ilaçla dışarıdan vermeyi hedefliyordu. Ancak bu ilaçlar hastalığı durdurmuyor, sadece belirtileri bir süreliğine hafifletiyordu.
Son günlerde dünya genelinde ses getiren yeni bir klinik araştırma ise bu yaklaşımı kökten değiştirmeyi hedefliyor.
HÜCRE TERAPİSİ NE DEMEK?
Avustralya ve Kuzey Amerika merkezli çalışmalarda, Parkinson’da kaybolan dopamin üreten hücrelerin yerine yeni, sağlıklı hücreler yerleştirilmesi amaçlanıyor. Bu yönteme “hücre terapisi” deniyor.
Basitçe anlatmak gerekirse:
• Laboratuvar ortamında dopamin üretebilen özel hücreler hazırlanıyor
• Bu hücreler beynin ilgili bölgesine yerleştiriliyor
• Amaç, beynin yeniden kendi dopaminini üretmesini sağlamak
Yani beden, ilaca bağımlı kalmak yerine yeniden üretmeyi öğreniyor.
• Belirtiyi bastırmak yerine nedeni hedef alıyor
• Hastalığın ilerlemesini yavaşlatma, hatta durdurma potansiyeli taşıyor
• Parkinson’u “ömür boyu idare edilen” bir hastalık olmaktan çıkarma ihtimali sunuyor
Yapılan ilk insan denemelerinde, yerleştirilen hücrelerin beyinde yaşayabildiği ve dopamin üretimine katkı sağladığı görülmüş durumda. Bilim insanları temkinli konuşsa da, bu gelişme Parkinson tedavisinde yeni bir dönemin kapısını aralıyor.
BU KESİN TEDAVİ Mİ?
Hayır. Henüz değil.Bu çalışmalar erken aşamada ve uzun vadeli sonuçlar bekleniyor.
Ancak şu çok net:
Parkinson artık sadece “ilerlemesi izlenen” bir hastalık olarak görülmüyor.
Bilim dünyası ilk kez, hastalığın seyrini gerçekten değiştirebilecek bir yola bu kadar yaklaşmış durumda.
Psk.Merve AK
(Bu bilgiler, uluslararası klinik araştırmalar ve Science Daily, UCI Health gibi güvenilir bilimsel yayınlarda yer alan güncel çalışmalara dayanmaktadır.)
Bu Normal mi, Yoksa Biz Alıştık mı?
Toplumda bazı davranışlar var.Kimse garipsemiyor. Kimse itiraz etmiyor.
Ama bir davranışın yaygın olması, onun sağlıklı olduğu anlamına gelmez.
Biz alıştık.Ama ruhumuz uyum sağlamadı.
Sürekli Geç Cevap Vermek
Mesajlara saatler sonra dönmek artık normal sayılıyor.“Yoğundum” deniyor, konu kapanıyor.
Oysa bu davranış çoğu zaman iletişim değil, kaçınmadır.Belirsizlik yaratır.
Karşı tarafta şu soruyu doğurur:“Ben önemli miyim?”
İnsan zihni belirsizliği sevmez.Cevapsızlık, sinir sistemini sürekli tetikte tutar.
Bu bir hassasiyet meselesi değil; bağlanma ihtiyacıdır.
Duyguları Konuşmamak
“Büyütme.”“Kurcalama.”“Şimdi sırası mı?”
Türkiye’de duygular konuşulmaz.Üstü örtülür.Ertelenir.Ama konuşulmayan hiçbir duygu yok olmaz.Sadece yön değiştirir.Bir süre sonra kaygı olur.Öfke olur.Uykusuzluk olur. Beden konuşmaya başlar.
‘İdare Et’ Kültürü
Bu toplumda birçok insan mutlu olmayı değil, dayanmayı öğrenir.
İdare et.Alttan al. Düzeni bozma.
Ama sürekli idare eden insanlar zamanla şunu kaybeder:
Kendi sınırlarını.Sınırlarını kaybeden biri de neye ihtiyacı olduğunu bilemez.Yorgunluk burada başlar.
Aile İçinde Bağırmanın Sıradanlaşması
“Bizim evde ses yükselir ama sevgi vardır.” Bağırmak sevgi değildir.
Bağırmak, sinir sistemine tehdit sinyali verir. Çocuklar bunu güvenli bağlanma değil, tetikte olma olarak öğrenir.Yetişkinler ya susmayı seçer ya da bir gün kontrolsüz şekilde patlar.
Sessizlik çoğu zaman huzurdan değil, vazgeçmişlikten doğar.
Gerçek Şu:
Alıştığımız her şey bizi güçlendirmez.Bazı şeylere alışmak, ruhu yavaş yavaş hasta eder.
Eğer bir davranış:
• Seni sürekli açıklama yapmaya zorluyorsa
• Kendini küçültmene neden oluyorsa
• İçinde sürekli bir huzursuzluk bırakıyorsa
Bu normal değildir.Sadece uzun süredir buna maruz kalıyorsundur.
Psikolog Merve Ak’tan
“İnsanlar çoğu zaman ‘sorunum var’ demez.‘Çok yoruldum’ der.
O yorgunluk bir işarettir.Ruh, artık alışmak istemediğini söylüyordur.”
Bu yazı sana tanıdık geldiyse, yalnız değilsin.Ama her şeye alışmak zorunda da değilsin.
Duygusal Açlığı Nasıl Kontrol Edebiliriz?
Psikolog Merve Ak’tan Bakış
Duygusal açlık çoğu zaman yanlış bir yerden tanımlanır. Sanki kişi yalnızca stresli olduğu için yiyor, sanki mesele sadece dopamin ya da kan şekeri dalgalanmasıymış gibi anlatılır. Oysa yeme davranışı yalnızca biyolojik değil; psikolojik, ilişkisel ve öğrenilmiş bir davranıştır. Beyin ödül sistemini kullanır; dopamin kısa süreli rahatlama sağlar. Ancak asıl mesele dopaminin kendisi değil, beynin zamanla şunu öğrenmesidir:
“Bir şey hissettiğimde, yemek işe yarıyor.”
Bu noktada yeme davranışı, açlığı gidermekten çıkar; duyguları düzenleme aracına dönüşür. Kişi çoğu zaman ne hissettiğini adlandıramaz. “Örneğin stresli bir günün ardından çikolata yemek istemesi, beynin bunu kısa süreli çözüm olarak algılamasından kaynaklanır.”
Sadece bir huzursuzluk, bir sıkışma ya da içsel boşluk hisseder. Yemek bu duyguyu çözmez; yalnızca erteler. Beyin bunu yeterli görür ve döngü pekişir.
Duygusal açlık bir kontrolsüzlük değil, duygusal regülasyon becerisinin devre dışı kalmasıdır. Kişi ne hissettiğini tanımlayamadığında beden konuşur; bazen mideyle, bazen iştahla, bazen de doyumsuz bir istekle.
Diyetisyen Yaren Işıklı’dan Bakış
Gün içinde pek çok kişi farkında olmadan yemek yiyor. Tok olmasına rağmen atıştıran, canı sıkıldığında mutfağa yönelen ya da stresli bir günün ardından kendini tatlıyla ödüllendiren bireylerin sayısı her geçen gün artıyor. Bunun adı duygusal açlık.
Duygusal açlık gerçek bir açlık türü olmayıp, daha çok kişinin duygularını bastırmak veya rahatlamak için yemeğe yönelmesiyle ortaya çıkan hatalı bir davranış biçimidir. Özellikle stres, üzüntü, yalnızlık, öfke ve sıkıntı gibi duygular bu durumu tetikliyor.
Duygusal açlık genellikle aniden başlıyor. Kişi kısa sürede belirli yiyecekleri, özellikle tatlı, çikolata, hamur işi ya da paketli besinleri istiyor. Fiziksel açlıktan farklı olarak mide kazınması yerine “canım çekti” ifadesi öne çıkıyor. Yeme sonrası ise çoğu zaman rahatlama değil, suçluluk ve pişmanlık hissi yaşanıyor.
Fiziksel açlık ise yavaş yavaş gelişiyor, kişi her besine açık oluyor ve doyduğunda yemek doğal olarak sonlanıyor. Bu iki açlık türünü ayırt edebilmenin sağlıklı beslenmenin temel adımlarından biri olduğunu vurguluyor. Çünkü duygusal açlık kontrol altına alınmadığında, kilo artışı, yeme atakları ve besinle sağlıksız bir ilişki kaçınılmaz hale geliyor.
Toplumda sıkça yanlış anlaşılan bir nokta da bu durumun irade eksikliğiyle ilişkilendirilmesi. Oysa duygusal açlık bir zayıflık değil, farkındalıkla yönetilmesi gereken bir davranış biçimi. Yemek, bu noktada beslenme ihtiyacından çıkıp geçici bir rahatlama aracına dönüşüyor.
“Şu an gerçekten aç mıyım, yoksa bir duyguyu mu bastırmaya çalışıyorum?” Eğer açlık fiziksel değilse, yemeğin yerini kısa bir yürüyüş, nefes egzersizi, su içmek ya da birkaç dakika durup duyguyu fark etmek alabiliyor.
Sağlıklı beslenme yalnızca kalori hesabı ya da yasak listeleriyle sınırlı değildir. Asıl önemli olan, yeme davranışının arkasındaki nedeni anlayabilmek. Çünkü gerçek açlık mideyle başlar, duygusal açlık ise zihinde. Bu farkı görebilen bireyler, hem bedenlerini hem de duygularını daha sağlıklı bir şekilde yönetebiliyor.
🥑 Fit Tarifler
Fırında Fit Mücver (YeDoy Fit Box’tan Haftanın Fit Tarifi)
Malzemeler:
• 1 küçük pırasa (ince doğranmış)
• 1 orta boy kabak (rendelenmiş, suyu iyice sıkılmış)
• 1 orta boy havuç (rendelenmiş)
• 2 adet yumurta
• 3 yemek kaşığı yoğurt
• 2 yemek kaşığı zeytinyağı
• 4 yemek kaşığı yulaf unu
• 1 çay kaşığı kabartma tozu
• Tuz, karabiber, pul biber
• 50 g lor peyniri veya az yağlı beyaz peynir
Yapılışı:
Pırasayı çok az suyla, yağ eklemeden yumuşayana kadar çevir. Kabak ve havucun suyunu mutlaka iyice sık. Yumurta, yoğurt ve zeytinyağını bir kapta çırp.
Sebzeleri ve peyniri karışıma ekle.Yulaf unu, kabartma tozu ve baharatları ilave edip karıştır.Karışımı yağlı kâğıt serili fırın kabına dök. Önceden ısıtılmış 180°C fırında 35–40 dakika pişir.
Neden Fit?
• Kızartma yok
• Yüksek lif, dengeli protein
• Uzun süre tokluk hissi
Sağlıklı beslenme, lezzetten vazgeçmek değildir.Doğru pişirme ve doğru dengeyle, klasik tarifler de fit olabilir.