Geçmişten günümüze Türk Basını’nda “Gazeteci-Yazar” kimliğinin bir numaralı sahibi saydığım Yavuz Donat ile sadece meslektaşlıkta değil, abi-kardeş bağlamında 45 yıllık bir yol arkadaşlığımız mevcudiyeti ile kendimi şanslı sayan biriyim.
O 1975’lerde yazarlık yaparken, bizler hem okullu, hem alaylı şekliyle muhabirliğe adım attık. Ama yollarımız 1980’den sonra özellikle siyaset kulvarında işimizi yapmakla kesişti. Bugüne kadar da Allah’a şükür hiç kopma olmadı.
Son geldiğinde ise, “Kaç yıl oldu?” diye sorunda “50’yi aştık” cevabını alınca, dilinden dökülen “Maşallah” ifadesini ben bir kez hak ediyor isem, Yavuz Abi, bin bir kez ile anılacaktır.
Son baskısı 2020’de yapılan “OFF THE RECORD” ile her biri birer ben diyeyim “Hikaye”, siz söyleyin “Roman” olabilecek kıssaların yer aldığı kitap aslında O’ndakilerin sadece binde birini kamuoyu ile buluşturmuştur.
Yani hafızada öyle bir yaşanmışlık hazinesi var ki, şairin dediği gibi, “Dicle’nin suları mürekkep olsa seni yazmaya yetmez” dediği kadardır.
Kafa kağıtındaki yaşı 84 olan, ama yaşadıkları ancak 584 yıla sığabilecek, heyecanı ise 24’dekilere bile nal toplatan bir Yavuz Donat’ın daha üç beş gün önce Erzurum’dan başlayıp, Kop Dağı’nı aşıp Bayburtlular ile kucaklaşması yetmezmiş gibi, Zigana’yı da “Bu kez tünel ile kolay aştık” diyerek aynı günü Trabzon’u da ayağa vurmasını “Binbir kere maşallah” diyerek nazarlardan uzak tutalım.
Sonra da “kalemine sağlık, emeğine güç, Allah sağlıklı bir uzun ömür versin” diye dilekte bulunalım.
Ardına da 2011’de yazdıklarından bir “Hamsi”namesini ekleyelim.
Uçaktan indik, havaalanında "ışıklı hamsi."
Belediyeye gittik, girişte yine aynı "ışıklı hamsi."
Nereye baksanız hep "hamsi... Hamsi...
Hamsi."
Trabzonlu boşuna dememiş:
"Hamsi benum canimdur,
Neylerim başka avi,
Paklava olsa yemem,
Yerim hamsi pilavi."
*
Hadi bir de Of’dan dem vurduğunu da paylaşalım mı?
Gurbete gitmeyip Of'ta kalanlar "Rus'un anasından emdiği sütü burnundan getirdiler."
Sonunda Rus "Of'u terk etmek zorunda kaldı."
28 Şubat, Of'un kurtuluş bayramı.
Bayram "2 ülkede" yapılır.
Of'ta kutlanır... "Ruslar'dan kurtulduk" diye.
Ruslar'da kutlanır...
"Oh, çok şükür, Oflular'dan kurtulduk" diye.
DÜNDEN BUGÜNE…
Satır arasından çıkalım mı?
2000’den beri genel de “Satır Arası”na sıkıştırıp yazıyoruz.
Yazıyoruz yazmasına da, çokça da “Sıkıştırmadan yaz” diyenler azalıyor mu?
Ne gezer!
İşte bundan tam 20 yıl önce 19 Şubat 2006’da yine aynı eleştiriyi alınca, şunları yazmışız:
*
“Lafın tamamı salağa denir”i kendimize, “Leb demeden leblebiyi anlamayı” da karşımızdakilere yakıştırarak kafa şişirmeye devam ediyoruz.
“Çok bilmişlik” değil, “okumak ve dinlemek medeniyetin değişmeyen iki kuruladır” diyerek okumayı “çok”, dinlemeyi de “pek çok” yapmaya çalışıyoruz.
Dostlarımız, okuyucularımız, kamuoyu “Şunu ima etmeden daha net ve anlaşılır bir şekilde yazsana…” deseler de, onları çok sevdiğimizden, düşündürmeye, araştırmaya ve sorgulamaya yöneltmeyi tercih ediyoruz. Biliyoruz ki, işin doğrusu Konfüçyüs’ün dediği gibidir: “Bilgi insanı şüpheden, iyilik acı çekmekten, kararlı olmak korkudan kurtarır.” Onlar, akıl gözü ile satır aralarında verilmek istenilen “en güzel sözün henüz söylenmeyen olduğunu” anlayan bilgelikle; gerekeni kelpetenle değil, cımbızla çekip alacaklardır.
Ancak, “provası olmayan hayatta ve geri dönüşü imkansız zamanda, bilgiyi satır aralarında aramayla vakit kaybetmemeliyiz” diyerek sitem edenler de az değil
Bunun için; Şule Türel’in edebiyatın güzelliğini şiirleştirerek zirveye çıkardığı dizelerin “Satır Araları”ndaki dileğini de aktaralım.
*
Satır aralarına gizledik hayatı,
Bir dakika, bir saat, bir gün.
Sonra koskoca bir sessizlik,
Ya da alabildiğine gürültü.
Satır aralarına gizledik hayatı,
Bir sözcük, bir tümce, bir paragraf.
Gerisini yazmasan okumasan da olur,
Birbirine benzer altı üstü.
Satır aralarından kurtarın hayatı,
Sayfalarına yayın bütün ömrünüzün.
Koymadan bir virgül, bir nokta,
Örtmeden üstüne bir örtü.
Satır aralarından kurtarın hayatı,
Satır atlamadan yaşayın.
KISSADAN HİSSE
Akrep iseler…
Söz konusu başta ABD ve İsrail olmak üzere, medeniliği ve medeniyeti sadece kendine mahsus hale getirenlerin, arada bir bukalemum gibi renk değiştirmelerine aldananlara ithaf olunur.
Günlerden bir gün kurbağa ile akrep bir nehir kenarında karşılaşırlar.
Akrep kurbağaya döner, "beni sırtına alıp karşıya geçirir misin?" der. Kurbağa biraz şaşkın, biraz korku dolu “Ama sen akrepsin, sokarsın beni” der.
“Olur mu hiç? Eğer seni sokarsam, ben de nehre düşüp, boğulurum” diye cevap verir akrep.
Kurbağa düşünür, hak verir! Akrebi sırtına alır ve nehrin karşısına doğru zıplayarak yola koyulur. Tam nehrin ortasında kurbağa boynunda tarifsiz bir acı hisseder, akrep sokmuştur.
Suya düşerken, ikisinin de ölmek üzere olduğunu bilerek, akrebe bakar kurbağa, “neden” der.
Akrebin cevabı kısa olur: “N’apiyim bu benim doğamda var!”