Hayat bazen daralır. Öyle böyle değil insanın omuzlarını içeri doğru büken, nefesini kısan bir daralmadır bu. Yeryüzü geniştir ama insan bazen o sınırsız genişlikte bile sıkıştığını hisseder. Sanki yürürsün ama ilerleyemezsin, konuşursun ama sesin duyulmaz.
Uzun yıllar boyunca bu topraklarda da böyle bir hal vardı. Bir önceki krizden çıkılırken bir sonrakinin gölgesi düşerdi üstümüze. Ayağa kalkmak mümkündü ama yürümek hep zorlaştırılırdı. İşte Türkiye’nin yakın tarihi de bir bakıma bu daralmayla ve bu yürüyememe haliyle başlar. Milletimiz, kendi seçtiği iradenin her an bir bildiriyle saf dışı bırakılabileceği korkusuyla yaşadı. Sandık da her an devrilebilecek bir masa gibi hissettirildi.

Türkiye, 1960 ile 2010 yılları arasında belirli bir kulvara sokuldu. Elbette ki bu durum kendiliğinden oluşmadı. Tam tersine; siyasi, askeri ve bürokratik müdahalelerle şekillendirilmiş uzun soluklu bir süreç olarak karşımıza çıktı.1950–60 arası dönem; Türkiye’nin kendi bağımsızlığını, kendi kalkınma anlayışını milli bir iradeyle inşa etmeye çalıştığı yıllardır. Ancak bu yönelim 1960 darbesiyle kesintiye uğradı. 1960’ta Türkiye’ye adeta yeni bir sistem yüklendi ve bu sistem sonraki on yıllar boyunca farklı biçimlerde güncellenerek devam etti.
Arada geçen kırk yıl, milli enerjinin vesayet odakları tarafından tüketildiği bir dönemdi. 2002’de bu ağır mirasın altında ezilen ama umudunu yitirmeyen bir Türkiye devralındı. Bu kulvar 2010’lara kadar uzandı. 2002’de AK Parti iktidara geldiğinde bu yapıyı bir anda değiştirebilecek imkân ve kudrete sahip değildi. Önce ayakta durmak, daha da önemlisi önce altyapıyı güçlendirmek gerekiyordu.
Bu süreçte Türkiye şunu fark etti: Karşısındaki yapılar bir iç örgütlenmeden çok, uluslararası bağlantıları olan, devleti ve toplumu ahtapot gibi saran bir istihbarat sistemiydi.Ayrıca zihinleri devşirilmiş, kökü dışarıda, adına “hizmet” denilerek millete ihanet eden karanlık bir ağdı. İşte o andan itibaren mücadele başka bir safhaya geçti. Devlet mekanizmasının bu kuşatmayı fark ederek savunma reflekslerini harekete geçirmesi, karşı hamlemizi de beraberinde getirdi. Bu hamle, yurt içindeki bir temizlik harekatının ötesine geçerek Türkiye’nin üzerine giydirilen dar gömleği yırtıp atma iradesine dönüştü. Ancak bu irade sadece içerideki zincirleri zorlamıyordu. Aynı zamanda bu coğrafyanın kaderini dışarıdan yazmaya alışmış olanların oyununu da bozuyordu. Çünkü mesele hiçbir zaman sadece bir iktidar kavgası olmadı. Karşımızdaki yapı; Türkiye’yi kendi prangasıyla sarmakla kalmamış, sınır ötesine taşan karanlık bir ağın merkez üssü haline gelmişti.

Böylece; FETÖ’nün Türkiye’de olduğu kadar Balkanlar, Orta Asya ve Ortadoğu’da etki alanı kurduğu anlaşıldığında Türkiye’yi yeni bir kırılma noktasına sürüklemek istediler. Mesela Gezi olayları da bu sürecin parçasıydı. Lakin beklenen olmadı ve bu girişim Türkiye için bir uyanış vesilesi oldu. Netice itibarıyla milli yöneliş ve yerli hamlelerimiz başladı. Savunma sanayii, enerji politikaları, doğal gaz ve petrol aramaları, yerli otomobil, İHA ve SİHA’lar, nükleer enerji hamleleri…Bunların tamamı Türkiye’nin o eski kulvarın dışına çıkmaya başladığı dönemin ürünüdür.

Artık kendi altyapısını kendisi tahkim eden ve öz be be kendi kaynaklarıyla kendi savunma hattını kuran bir Türkiye vardı. Bu özgürlük ilanıysa coğrafyanın kaderini dışarıdan yazanlar için kabul edilemez bir meydan okumaydı. Böylece Türkiye, on yıllar boyunca içinde tutulduğu bir hattı kırarak kendi yolunu açtı. Dolayısıyla bu süreç“ amasız ve fakatsız” bir istikamet değişikliğidir. Ve bu istikametin bedeli de 15 Temmuz gecesinden açık ve en çıplak haliyle karşımıza çıkmıştır.
Oysa o gün; tarihin en uzun gecelerinden birine uyandığımızdan habersiz, milletimizin dertlerine derman olma gayesiyle işimize koyulmuştuk…
Ben o dönem Sayın Cumhurbaşkanımızın tensipleriyle Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı olarak milletimize hizmet vermekteydim. 15 Temmuz günü Bakanlıktaydım ve akşam da Hakkâri’den gelen gençleri ağırlıyordum. Gençlerle sohbet ediyor, onların heyecanını ve umutlarını dinliyordum. Toplantının sonuna doğru bir telefon geldi. SGK Başkanı’nın benimle acilen görüşmek istediğini söylediler. Telefonda, televizyondaki görüntülerden ve alçaktan uçan uçaklardan bahsetti.
“Uçaklar Meclis’in üzerinden mi uçuyor?” diye sordum.
“Evet” cevabını alınca hiç tereddüt etmeden “O zaman darbe var!” dedim.
Soğukkanlı kalıp, bunu odadaki gençlere hissettirmemem gerekiyordu. Gençler bizim her şeyimizdi; panik, korku ya da belirsizlik onlara yansımamalıydı. Sakin bir şekilde “Toparlayalım” dedim ve sohbeti doğal bir şekilde bitirdik.
Gençler, her zamanki gibi Bakanlığın önünde fotoğraf çektirmek istediler. Böyle bir anda bile onları kırmak istemedim. Ne olursa olsun, onların yüzündeki tebessüm bozulmamalıydı. Fotoğraf çekimleri biraz uzun sürdü ama bunu mesele etmedim. Her şey bittiğinde hızla yukarı çıktım.
Odamda televizyon açıktı. Bakanlık çalışanları köprüdeki görüntüleri gösterdiler. Artık tablo çok netti. Hemen Başbakanımız Binali Yıldırım’ı aradım.
“Bu ne maskaralık Süleyman Bey!” dedi.
“Galiba, darbe oluyor” dedim.
“Derhal Çankaya Köşkü’ne geçmeniz lazım” dedi.
Hemen diğer Bakan arkadaşlarımı aramaya başladım. O sırada o dönem Grup Başkan vekilimiz olan Mehmet Muş aradı. “Muğla’ya acilen tedbir almamız lazım” dedi.
“Muğla’da ne işimiz var?” diye sordum.
Sayın Cumhurbaşkanımızın ve ailesinin orada olduğunu öğrenince içimden “Eyvah, oyuna gelmişiz” dedim. Marmaris ve Muğla’da çok dostum, ahbabım vardı. Hiç vakit kaybetmeden hepsini tek tek aradım ve Sayın Cumhurbaşkanımızın kaldığı otele gitmeleri gerektiğini söyledim.
Aracıma binip Çankaya Köşkü’ne geldim. Köşk kapalıydı, her yer karanlıktı. Kırmızı plaka kullanmadığım için aracımı ilk anda tanıyamadılar. Araçtan indim ve yüksek sesle “Arkadaşlar, kapıyı açın!” diye bağırdım. Beni görünce kapıyı açtılar. İçeri girerken şunu söyledim:
“Bizim dışımızda kim geliyorsa vurun, hiç acımayın! Burası milletin size emanet ettiği bir namustur. Bu namusu koruyacaksınız!”
Bakanları tek tek arayıp Köşk’e gelmelerini istedim. O dönemde Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı olan Fatma Betül Sayan Kaya, “Korumalar çıkmamızı doğru bulmuyor” dediğinde, “Sen boş ver korumaları” dedim.
Köşk’e gelen Bakan arkadaşlarımızla birlikte bir kriz masası kurduk. Meclis Başkanı İsmail Kahraman da TBMM’ye gelmişti; onu da Köşk’e davet ettik. Bu esnada Başbakanımızla yolda sürekli irtibat halindeydik.
Toplantı sırasında bir görevli gelip bizi daha güvenli bir yere alacaklarını söyledi. Birlikte hareket ettik ama içime bir kurt düştü. Arka kapıdan çıkarken durdum:
“Bizi nereye götürüyorsunuz?” diye sordum.
“Şurada bir enerji odası var; oraya gideceğiz” cevabını alınca sertçe “Siz deli misiniz!” dedim.
Herkese “Haydi, geri dönüyoruz” dedim ve başladığımız yere geri döndük. Kriz masasında Meclis’in açılması gerektiğine karar verdik. Köşkteki koordinasyonu o dönemde Milli Eğitim Bakanımız İsmet Yılmaz’a bırakarak Meclis’e geçtik. Hepimiz farklı güzergâhlardan Meclis’e ulaştık.
Meclis’te beklemenin anlamı yoktu. AHaber’i ve Anadolu Ajansı’nı aradık. Meclis Başkanı aracılığıyla Meclis’in açık olduğunu tüm Türkiye’ye duyurduk.
Darbecilerin elindeki en kritik yerlerden biri TRT’ydi. Sokakta olan, ulaşabildiğimiz vatandaş gruplarını TRT’ye yönlendirdim.
“Gelirseniz bize büyük moral olur” dediler.
Meclis Başkanı’na TRT’ye gideceğimi söyledim.
Buna tepkileri “Sen Bakansın, başına bir şey gelirse milletin morali bozulur” oldu. Ancak “TRT’deki hadise, benim başıma bir şey gelmesinden daha önemli. Onun için gitmemiz gerekir” dedim.
Meclis’ten çıkarken Cumhurbaşkanımızın Baş Danışmanı ve aynı zamanda Şanlıurfa Milletvekili ve iki Milletvekilimiz ile karşılaştım. “İçinizde silah olan var mı?” diye sordum. Şanlıurfa Milletvekilimiz “Bende var” deyince üç kişi birlikte yola çıktık. TRT Binasına doğru giderken bir vatandaş farların söndürülmesi gerektiğini söyledi; hemen kapattık.
TRT binası önünde mikrofon uzattıklarında şunu söyledim:
“Bu, dünyada demokrasinin ve milli iradenin ne kadar kıymetli olduğunu gösteren anlayışın ta kendisidir.”
İçeride silah sesleri vardı. Darbe bildirisi okutulan spiker ağlıyordu. Bir anda soluma baktım İbrahim Usta. İbrahimin İyi bir Türk Milliyetçisi Muhafazakar olduğunu biliyorum. Ama böyle bir akşamda canını ortaya koyacağını inanın düşünmemiştim.
İbrahimi tutmak durdurmak mümkün değil. Zaten fotoğraflarda yüzündeki ifade, alçaklığa karşı onun ruh halinin en güzel yansımasıdır. Allah onun gibi vatan evlatlarını her daim bu ülkeden eksik etmesin. Rabbim ona rahmet eylesin. Peygamber efendimize komşu eylesin.
Büyük bir heyecanla İstiklal Marşı okundu. TRT darbecilerin elinden alındı. Mikrofonu alıp “Bunların tek bir ferdi kalmayana kadar meydanları terk etmeyin” çağrısında bulundum.
Sonrasında Meclis’e dönmek üzereyken Abdülhamit Gül aradı, sığınağa indiklerini söyledi. Ben Başbakanlığa geçmenin daha doğru olacağını düşündüm.
Kazan’dan gelen bir telefonla Akıncı Üssü’ndeki tabloyu öğrendim. Rehineler vardı. Uçakların kalkmaması gerekiyordu. “Buğday tarlalarını yakın” dedim. Pist bombalanınca hava üstünlükleri sona erdi.
O gece Samsun’da bulunan eşimle sonra da babamla konuştum. Babam, Yine mi darbe!... Allah yardımcımız olsun” dedi.
Cumhurbaşkanımızın uçağı İstanbul’a inene kadar içim rahat etmedi. Uçak indiğinde ise derin bir nefes aldım.
15 Temmuz darbe girişimi, sadece bugüne ait değil; geleceğe de ait de büyük bir derstir. Batı, kurdurduğu, ele geçirdiği cemaat görünümlü sinsi bir istihbarat örgütüyle, tüm değerlerimizi istismar ettirerek ülkemize el koymaya çalışmış; ancak milletimiz, kıymetli Cumhurbaşkanımıza ve devletimize sadakatle bağlı evlatları sayesinde bu hain girişimi bertaraf etmiştir... Allah milletimizden razı olsun.





