Bölgemizin ve ülkemizin tanınmış sanatçılarından Yaşar Bedri ÖZDEMİR’i, Akçaabat Akçaköy’deki müzeyi andıran evinde ziyaret ettik. Yağlı boya tablolar, ödüller, kitaplar, dergiler, etnografik objeler, yok yok! Biyografisini yazmak için yoğun bir çalışma içine giren Hasan KANTARCI kardeşimizle, Akçaabat Kitap Fuarı’nın ardından burada da karşılaştık. Söyleşimizin zenginleşmesine, okurların Yaşar Bedri’yi daha iyi tanımalarına biyografisinin çok büyük katkısı olacağına inanıyorum.

Gördük ve anladık ki Yaşar Bedri ÖZDEMİR Üstadımızı herkes Akçaköy’e döndü sanıyor ama o Akçaköy’de bir dervişe dönüşmüş.

Üstadımızın elinden çaylar kahveler içildi ve SON DEVRİN DERVİŞİ’nin hikâyesi böyle doğdu.

Okurlarımız, Yaşar Bedri’yi resimlerinden, kitaplarından, filmlerinden tanıyor. Çok yönlü bir sanatçı olarak çalışmalarınıza devam ediyorsunuz. Kalemle ve renklerle yolculuk nasıl başladı?

Yaşar Bedri ÖZDEMİR: Çok erken yaşlarda, duvarlara, elime geçirdiğim kâğıtlara resim çizerek, ilkokuldu şiir, ortaokulda hikâye ve roman yazarak başladığımı söyleyebilirim.

Bahaettin Kabahasanoğlu: Türkiye’de resim eğitimi, resim sanatı üzerine neler söylemek istersiniz?

Yaşar Bedri ÖZDEMİR Resim eğitiminin nasıllığı üzerine söz söylemek bana düşmez. Dünya resim serüveninde Türk resmi çok genç sayılır. İlk kişisel sergiyi açan ve Batı anlamında ilk ressamlarımızdan Şeker Ahmet Paşa, figürlü kompozisyonu Türk resmine kazandıran ve öncü olan Sanayi-i Nefise Mektebini 1882 yılında kuran Osman Hamdi Bey’den, Kadın ressam Mihri Müşfik Hanım'dan söz edebiliriz. Bugün resmimiz günümüz dünya resmi ile boy ölçüşecek seviyede.

Bahaettin Kabahasanoğlu: Kısa bir süre de olsa Edebiyat öğretmenliği yaptınız. Aynı zamanda bir yazar olarak Türkçe eğitimi konusunda “sistem” adına görüş ve önerilerinizi de merak ediyoruz.

Yaşar Bedri ÖZDEMİR. Kendi okul serüvenimden yola çıkarak çok rahatlıkla söyleyebilirim ki; sistem bulanık, sis içinde. Öğrencilerin farkındalığının desteklenmesi bir yana, yetenekler, bilinçli veya bilinçsizce köreltilmeye çalışılıyor. Pratiğe ve okumaya yönelik olmayan müfredat aktarıcılığını geçmeyen, Lise yıllarımda okul notlarını defterden okuyarak aktaran memurların hezimetine uğradık. Fatih Eğitim Enstitüsünde: Raif Özben (Yeni Türk edebiyatı), Burhanettin Tüzün (Eski Türk edebiyatı), Rasim Şimşek (Dil bilgisi), Ahmet Kukul (Batı Edebiyatı), Saldıran Özmen (Sanat Tarihi), İsmail Kızıldağ (Felsefe) gibi hocalarla tanışmak bizim kuşağın şansı idi. Yazarlık ve şairlik pratiğinden gelen hocaların öğrencileri şanslı olmuştur. Okullar hiç şüphesiz şair ve yazar yetiştirmez. Gelmekte olan sanatçının ufkunu açmaya, temelini sağlamlaştırmaya, çeyizini zenginleştirmeye rehber olma bilincinde olmalılar.

Bahaettin Kabahasanoğlu: Resimle ilgili bu denli yetenekli iken niçin 30 yıl ara verdiniz? Yeniden resme döndüğünüzde kendinizi nasıl hissettiniz?

Yaşar Bedri ÖZDEMİR: Otuz yıl, hatta biraz daha fazlası ile çok uzun zaman ara verdim. O yıllarda amatör ruhla profesyonel işler yapma çabası çok fazlaydı. Bugünün şartları olsaydı muhtemelen resmi hiç bırakmazdım. Resmin yerini dolduran fotoğraf ve kalemişi (nakkaşlık) oldu. Bu uğraşılar görsel heyecanımdan hiç koparmadı beni. Elliden fazla cami, binlerce fotoğraf o boşluğu ancak otuz yıl doldurabilmiş demek. Resim yapmak tutkusu bedenime yapışmış sürekli kemiriyordu beni. Bir gün resme yeniden başlayacağımı planlıyordum. Fırçalarımı, boyalarımı stokluyordum. Desenler çiziyor, nereden ve nasıl başlayacağımı zihnimde harmanlıyordum. 2025 yılının ilk aylarında en pratik malzeme olan suluboya ve pastelle başladım resim yapmaya. Bıraktığım yerden devam edebilmem elbette kolay olmadı. 12. Akçaabat Resim Çalıştayı’nda akrilik boyayla tanıştım, ardından gelen 15.resim sergim, Paris, Gürcisten, İstanbul karma sergileri, Art Ankara sergileri de tetikledi enerjimi. Yaz başı Trabzon, Yıldızlı'daki atölyemi Akçaköy'e taşıdım. Çalışma alanım genişledi, sükûnete ve ışığa kavuştum. Bu günlerde, 5 Ekim 2026'da Trabzon Güzel Sanatlar Galerisinde açacağım serginin son hazırlıklarını yapıyorum.

Bahaettin Kabahasanoğlu: Mor Taka Dergisini uzunca bir süre çıkardınız. Edebiyatla ilgili adı ilk akla gelenlerden biri olarak dergide merkez-taşra kutuplaşmasını ele aldınız. Sizce sanat ürünlerine ulaşım sorunu mu var, yoksa içerik sorunu mu?

Yaşar Bedri ÖZDEMİR. Trabzon üç bin yıllık medeniyettir. (bugün bu vasfını kaybetse de) Kültürel zaaf yaşasa da son yüzyıla kadar hafızasını ve niteliğini koruyagelmişti. Mor Taka şiir ve kent kültürü dergisi merkez-taşra tartışmasına yeni boyut getirmiş, Trabzon merkeze yerleşmişti. Birçok panele davet edildim. Merkez taşra tartışmalı ciddi konuşmalar ve okumalar yapıldı. Poetik temalı dosyalarım o yıllar Türkiye'nin şiir nabzını tutuyordu. Mor Taka'nın niteliği çok konuşuldu, hakkında çok yazıldı. Sanat ürünlerine ulaşım sorunsalı hiç yaşamadım. Nitelikli yazılar dergiye girsin diye hurufatın puntosunu küçülttüm. İlk sayıdan itibaren Türkiye'nin en önemli şairlerinin, eleştirmenlerinin, yazarlarının harmanlandığı elit bir dergi olmuştu. Matbu baskıda büyük boy, 140 sayfa iken, e-dergi formatında 280 sayfa olarak sürdü. Tek başıma sürdürdüğüm halde içerik ve nitelikten hiç ödün vermedim. Her anlamda çok doyurucuydu. Tek sorunu dağıtımda yaşadım. Üzülerek söyleyeyim ki dergimin en az satıldığı ve okunduğu şehir Trabzon olmuştur. Sistem adına görüşlerimi merak ediyorsanız hâlâ: birçok lisenin, fakültenin olduğu, şehrimizin yazar ve şairinin bol, okurunun çok az olduğunun bilançosudur.

Bahaettin Kabahasanoğlu: “Su Değirmenleri” belgeseliniz TRT’de, “Çobanlar” belgeseliniz El-Cezire Türk Televizyonunda yayınlandı. Henüz vizyona girmeyen “Çıngıraklar” adlı bir filminiz var. Biyografinizi yazan Hasan Kantarcı’dan dinledik, sinema sevdanızın, bir ara şiir tahtınıza kurulmak istediğini fakat uzun sürmediğini söylemişsiniz. Sinema, size ne ifade ediyor, edebiyatla ilişkisi nedir?

Yaşar Bedri ÖZDEMİR. Resmi, şiiri, romanı, hikâyeyi, müziği, tiyatroyu ve fotoğrafı aynı potada eriten yedinci sanattan söz ediyoruz. Yaptığım hiçbir eylem-sanat diğerinin tahtına kurulmak için değildi. Çok renkli, çok malzemeli, çok sözcüklü bir senfoniyi sürdürüyorum. Buna motosiklet yolculuklarım da dâhil. Bende hiçbir şey bitmez. Bazen nadasta, demde bekler. Yoktan var olmadığı gibi vardan yok olmaz. Nasreddin Hoca meselinden bilirsiniz. Pabucunu koynuna alıp çıkar ağaca, oradan öteye mutlaka bir yol vardır. Edebiyat yani senaryo bir yapımın ana omurgasıdır. Görüntüler ve hikâyeler oradan çıkar.

Bahaettin Kabahasanoğlu: Resim sanatı; atölye, tuval, boya, fırça derken ciddi bir masraf gerektiriyor. Akçaköy’deki atölyenizin her odası tablolarla dolu. Daha önce yaşadığınız Yıldızlı’da da durum böyleydi. Nasıl bir sevdadır bu?

Yaşar Bedri ÖZDEMİR. Beşikte girip, teneşirde çıkan yaşanası bir sevda. Var edilen her şeyin bir bedeli yok mudur?

Bahaettin Kabahasanoğlu: Çok yönlü bir sanatçısınız. “Şiir yazarken uyanıyorum. Uyandığımda son dizeleri hatırlıyorum” sözü size ait. Şiirde ilham mı ince işçilik mi önemli?

Yaşar Bedri ÖZDEMİR. Şair bilgisini sürekli yenileyen okurdur, ilham gelsin diye miskince oturup beklemez.

Bahaettin Kabahasanoğlu: İroniyi seviyorsunuz. Şiir sanatıyla ilgili yankı uyandıran sözleriniz var. Şiirimizin dünya edebiyatındaki yeri nedir?

Yaşar Bedri ÖZDEMİR. Bu dünyadan; Hoca Ahmed Yesevî, Yunus Emre, Ali Şîr Nevâî, Karacaoğlan, Mevlana, Şeyh Galip. Fuzuli, Baki, Nedim, Ahmet Haşim, Yahya Kemal, Necip Fazıl, Nâzım Hikmet, Dranas... gibi çok büyük şairler geçti. Saysam bir kitap dolusu olur. Şiir Doğu müktesebatıdır. Batı şiirini (çok azı dışında) ete kemiğe bürünmeyen ruhsuz istifler olarak görüyorum.

Bahaettin Kabahasanoğlu: 30’u aşkın yayınlanmış kitabınız var. Çok sayıda ödül kazanmışsınız. Çocukken okuduğunuz Kaptan Swing’le ilgili olarak yıllar sonra “Yüzbaşı oldu ama Tom hâlâ çocuktur, bir türlü binbaşı olamamıştır. Örneğin Albayın kızı Betty ile neden evlenmiyor?” sorgulaması size ait. Kurgu kahramanlarının hiç büyümediğinden söz ediyorsunuz. Neler söylemek istersiniz?

Yaşar Bedri ÖZDEMİR. Tom, binbaşı olursa her üç yılda bir rütbe alacaktır haliyle yaşlanacaktır. Yaşlanmak ölümü getirir. Biz kahramanlarımızı yaşatmak zorundayız. Biz başka değiliz ki. Bedenimiz muhalefet etse de 18 yaşından gün almayız.

Bahaettin Kabahasanoğlu: Postmodern eserler de yazdığınızı biliyoruz. Büyülü gerçeklikle ilgili neler söylemek istersiniz?

Yaşar Bedri ÖZDEMİR. Postmodernden çok bilinç akışı tekniğini kullanıyorum. Somutluk görecelidir. Soyut bir âlemin harcını somutla karıyoruz. Rüyalarımız ne kadar fantastikse o kadar gerçek değil midir? Olağanüstülük hükmünü çabuk eskitirken, yaşamın içinde harmanlanır. Modern sonrasına “tu kaka” diyenlerin terminolojisi postmodernlerden daha postmodern değil mi? Bu topa girenler çuvallıyor...

Bahaettin Kabahasanoğlu: “Kaliteli kitap” sözünden ne anlamalıyız?

Yaşar Bedri ÖZDEMİR. Nitelikli, kalıcı, sıradan olmayan, özgün, kendini tekrarlamayan, okunası, rehber ve örnek olan vs.

Bahaettin Kabahasanoğlu: Yayınevlerinin çoğunluğu, ellerine gelen dosyayı incelemeden önce yazarın sosyal medya görünürlüğünü merak ediyorlar. Günümüzde kitap yayınlama aşamasını nasıl değerlendirmek istersiniz?

Yaşar Bedri ÖZDEMİR. Bu tartışmanın son yıllarda hükmü kalmadı. Çünkü kitaplar okunmuyor. Dijital baskı ile mahdut sayıda basılıp talep olunca servis ediliyor. Buraya kadar kitap yayıncılığının hali pür melaline dokundum. Madalyonun öteki yüzündeki mantık; yayıncı doğal olarak satılmayacak kitaba yatırım yapmıyor. Kumar oynamak istemiyor. Talepler doğrultusunda kitap basıyor. Kitap yayınlama konusunda tedirgin ve endişeliyim. Para verip de kitap bastıranlar adına üzülüyorum.

Bahaettin Kabahasanoğlu: Edebi kirlenmenin yoğunlaştığından bahsediyorsunuz. “Yaptıklarımdan, izlediklerimden başka bir şey beni heyecanlandırmıyor” yaklaşımı bize sanat-edebiyat tayfasının biraz bencil olduğu yaklaşımını hatırlatıyor. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Yaşar Bedri ÖZDEMİR: Kirlenme her zamankinden fazla var. Yapay zekâ mesleğimizi elimizden aldı. Modern zamanların teknolojik atıklarının yanı sıra zihinlerde oluşturduğu bilgi kirliliği çok fazla. Bir dünya lideri devletinin başkanını düşünün aynı günde vermiş olduğu demeçlerde kendini sürekli tekzip ediyor, kendini yalanlıyor. Bilinen gerçek şu ki, 2300 yıldan beni güneşin altında yeni bir şey söylenmiyor!

Bahaettin Kabahasanoğlu: Muhacirlik yıllarında Trabzon’da kurulan ‘Dangalaklar Cemiyeti’nden sıkça söz ediyorsunuz. Derneği yaşatmak için bir dönem girişimde bulundunuz. Bu uğraşınız fazla ses getirmedi. Trabzonlu sanatçılar mı duyarlı değildi? Neydi bu derneğin ve sizin amacınız?

Yaşar Bedri ÖZDEMİR: Manifestosunu okursanız itirazların, bilmezden ve görmezden gelmelerin arka plandaki bunaltıyı, pesimizmi görürsünüz. Bir söyleşimde bu cemiyetten sözünü ettiğimde bürokratlardan biri Trabzonluluğuna hakaret edilmiş gibi şiddetle karşı çıkmıştı sözlerime. İşte bu itiraz bile asıl dangalaklığın, feodaliteden kurtulamamanın, cehaletin yansımasıydı. Ezcümle konu Trabzon ise maalesef kimseyle nitelikli bir iş yapılamayacağını öğrendim. Bileni bilmeyenden çok olan yerde susacaksın.

Bahaettin Kabahasanoğlu: Birçok sanatçının ölümünden sonra biyografisi yazılıyor. Ülkemizde biyografinin, sanatçının ölümünden sonra yazılacağına dair yerleşmiş bir anlayış var. Yıllar önce güncenize, “Yaşarken yazmayın beni. Yazacaksa madem, tanıyan biri ben öldükten sonra yazsın” notunu düşmüşsünüz. Biyografinin edebiyatta yeri nedir? Biyografinizin sağken yazılmasını ister misiniz?

Yaşar Bedri ÖZDEMİR: Öyle mi demişim? Dilin kemiği yok işte. Tuzak bir soru. Hasan kantarcı bu işin üzerinde uzun zamandır çalışıyor. Kendi yorumuyla, empresyonist (izlenimci) bir tarzda yazıyor. Bu benim gibi gerçeği ve sadece gerçeği yazmak boylamında titiz biri için tehlike arz etmiyor değil. İlk kez günlüklerim, mahremiyetim ikinci bir insan tarafından okunuyor. Elinde onca metin olmasına rağmen saat başı ahret sualleri ile çıkageliyor. O da titiz. Detaylı bir çalışma yapıyor, ama tarihler ve sayılarla aram hiç iyi değil, sorular da hep tarihten çıkıyor. Çatışmıyoruz desek yalan olur. Efsaneleşmek değil, ete kemiğe bürünen Yaşar Bedri olmaktır dileğim.

Bahaettin Kabahasanoğlu: Bir motosiklet tutkunu olarak gezi kitapları da yayınladınız. Nereden çıktı bu motosiklet sevdası?

Yaşar Bedri ÖZDEMİR: Babamdan bana, benden oğluma, ondan torunuma. Nitelikli bir yaşam barındıran motosiklet sevdası bir virüstür, girdi mi çıkmaz.

Bahaettin Kabahasanoğlu: Çok sayıda cami ve külliyenin kalemişi ile hat işlerini yaptınız. Bir ressam, yönetmen ve yazar olarak kendinizi duvarlarda, tavanda buldunuz. Nasıl bir çalışmaydı ve neler hissettiniz?

Yaşar Bedri ÖZDEMİR: Yetkin, doyurucu bir çalışmaydı. Zamanı unuttuğum anlardı, severek yaptım.

Bahaettin Kabahasanoğlu: “Akçaabat” denildiğinde “tütün” de akla gelir, “tütün kaçakçılığı” da… Çektiğiniz belgesellerden biri de Şelekçiler (Tütün Kaçakçıları)… Neler söylemek istersiniz?

Yaşar Bedri ÖZDEMİR: Hikâyesi uzun. Barhana romanını ve senaryosunu yazarken çorap söküğü gibi geldi arkası. Eski tütün kaçakçılarıyla söyleşiler yaptım (çoğu rahmetli oldu) önemli bir envanteri videolarıyla kayıt altına almış oldum.

Bahaettin Kabahasanoğlu: Aldığınız ödüller, sizde nasıl bir duygu uyandırıyor? Günümüz yarışmalarını gerçekçi buluyor musunuz?

Yaşar Bedri ÖZDEMİR: Aldığım ödülleri beni tanımayan jüriler tarafından aldım. Günümüz yarışmalarının çoğu şaibeli. Ahbap, çavuş, bizim uşak sofrası. Al gülüm ver gülüm hesabı, ya da çok kirli çıkarsamalar. Konuya girmek istemiyorum. Onlarla da olmuyor, onlarsız da olmuyor.

Bahaettin Kabahasanoğlu: Eşiniz, çocuklarınız, torunlarınız var ama 24 saatiniz yalnız evin içinde geçiyor. Sürekli yazıyor, resim yapıyorsunuz. Bir başınıza yemeğinizi yapıyor, kedilerinizi besliyorsunuz hatta balkonda çiçek yetiştiriyorsunuz. Bu dışarıdan size bakanlara ilginç geliyor. Sanatçı üretmek için yalnız mı kalmalıdır?

Yaşar Bedri ÖZDEMİR: Çalışmak sessizlik, huzur isteyen, bölünmeyen zaman dilimleriyle nitelik kazanır. Tek başına olmak gereksiz tartışmaları önlediği gibi, kesintisiz üretmenin en kestirme yoludur.

Bahaettin Kabahasanoğlu: Okurlarımız merak ediyor. Toplum için mi yoksa kendiniz için mi kapandınız eve?

Yaşar Bedri ÖZDEMİR: Ben eve kapanmadım, ev bana kapanıyor. Bitirecek o kadar çok işim var ki, uykuyu ziyandan sayıyorum. Kendimle bile kavgalıyken toplumu temaşa perdesinde kendi başlarına devinen göçerler olarak görüyorum. Dünya gailesiyle abi kardeş geçinip gidiyoruz.

Bahaettin Kabahasanoğlu: Bir derviş gibi evinizin kapısına gece gündüz kilit vurmuyorsunuz. Oysa buradaki binlerce kitaba, onlarca resme değer verdiğinizi biliyoruz ve şu anda bizimle konuşurken bile resme dokunuyor, hâlâ üretiyorsunuz. “eylüle koşuyoruz / kışımız kısacık olacak” dizelerinden, bir hazırlık içinde olduğunuzu mu anlamalıyız?

Yaşar Bedri ÖZDEMİR: Kapı kilitlemedim hiç. Kitabı resmi kim çalacak ki? Yola çıkma zamanı gelmiyor mu? Önümüz kış!

Bahaettin Kabahasanoğlu: Yazı ve şiirleri nasıl oluşturuyorsunuz?

Yaşar Bedri ÖZDEMİR: Şiir benim satranç tahtam. Şiire çoğu zaman bir imadan, bir imgeden, bir kavramdan yola çıkarak başlarım, sonra peşi bendini yıkan nehir gibi akar. Empati kuramayınca süreç hummalı oluyor, sözü bayır aşağı bıraktığımda kasis engel tanımadan çok hızlı akıyor. Genelde tematik uyumu sağlamlaştırmak için peş peşe iki üç şiir taslağı koyuyorum tezgâha. Elimin altında kolay malzeme ne varsa ona yazıyorum. Defter, teksir arkası, reçeteler, resmi yazışmaların boşlukları, kitap sayfalarının boşlukları, bilgisayar... Dediğim gibi bana en yakın malzeme neyse ona yazıyorum. Şiir yazarken zamanı unutuyorum. Bir solukta çıkabildiği gibi saatler sürebiliyor bu yolculuk. İş bitince yazdığımı, yazdığım yerde unutuyorum. Kitaplarım arasında, notlarım arasında hücre hayatı yaşıyorlar. Yıllar sonra tesadüfen rastladığım ve hala gün yüzüne çıkmamış çok şiirim var. Aradığım, yerini bulamayan bir sözcük, bir ima bazen çok uğraştırır beni. İçinden çıkamadığım şiir olunca zorlamam, nadasa bırakırım.

Hikâyelerimi ve romanlarımı metne bağlı olarak çalışıyorum. Temaya uygun müzik dinlemek bu bağlamda çok önemli.

Tek metin üzerinde çalıştığım enderdir. Farklı metinlere aynı anda çalışırım. Zihnimde bir kavram, bir imge, bir diyalog oluşur. Hiç şüphesiz o andaki halet-i ruhiye ve hevam yazıma yön verir, beni peşinden sürükler. Tematik olarak hangi metne daha yatkınsa o defteri önüme çeker, oradan yürürüm cenge.

Bağımsız metinlerim olur, serseri mayınlar gibi gezinir ortalıkta. Onu bir yere koyamam. Ona uygun yeni bir hikâye, farklı bir kurgu planlarım. Şu anda sonlanmaya yakın dört beş romanım var. Bir o kadar da hikâye. 'Görelim Mevla'm neyler!'

Mor Taka'yı çıkardığım yıllarda hem jenerik yazısı, hem de soruşturma dosyaları için poetik metinler yazmak zorundaydım. Çok fazla araştırmak gerekiyordu. Keza her sayı yapacağım röportajlara günlerce çalışıyordum. Soruları hazırlamak için sanatçıyı ve şairi çok iyi tanımak zorundaydım. Sıradana düşmeden, beyin fırtınalarını eşeleten sorular.

Telefonlarda konuşulanı yazıya aktaran bir program var. Sözlerin uzay boşluğunda buhar olmayıp kayda geçmesi büyük kolaylık. Spontane konuşmalardan güzel metinler çıkıyor. Kesintisiz çalışıyorum. Hurufat yolculuğuma boyalar da eklenince çoklu bir senfoni bestelemiş gibi oluyorum. Canımın istediğini yazmak iyi geliyor bana. Çalışmaktan yorulunca, kitap okurum. Yemek molalarımda belgesel, film izlerim. Sesli kitap dinlerim. Bazen canım çok sıkılır, king ve konken oynarım bilgisayarda. Zihnimde helmelenen atıkları boşaltır o süreç.

Bahaettin Kabahasanoğlu: Röportajı yapan siz olsaydınız, kendinize hangi sorunun sorulmasını isterdiniz?

Yaşar Bedri ÖZDEMİR: Akşama ne yemeği yapacaksın?