ÇAKIROĞLU YAZILI AÇIKLAMADA ÇARPICI DETAYLAR VERDİ:
“Türkiye’nin yakın siyasi tarihine baktığımızda, maalesef siyasetçilerin merkezinde bulunduğu, doğrudan ya da dolaylı olarak adlarının geçtiği pek çok yolsuzluk olayına ve büyük vurgun iddiasına şahit oluyoruz. Bu ülke, siyasetin sağladığı nüfuzun şahsi menfaatler uğruna kullanılmasının ağır bedellerini defalarca ödemiştir.
Peki, bu siyasi vurgunların ortak paydası nedir? Kanaatimce en önemli ortak payda, hesap verebilirliğin yetersizliği ve cezasızlık algısıdır! Çünkü biz ipin ucunun nereye kadar uzandığını bilmiyoruz. Ancak o ipi sonuna kadar çekme yetkisini elinde bulunduranların, ipin ucunun nerelere uzanabileceğini bizden daha iyi bildiklerini düşünüyoruz. Bakmayın ekranlar karşısında söylenen heybetli sözlere! Milletin beklediği heybetli açıklamalar değil, sonuç veren bir adalettir.

SERMAYE ÜRKEK BİR CEYLANDIR
Kamuoyuna yansıyan büyük fon vurgunu iddialarına başlangıçta itidalle yaklaştık. Çünkü yetkili makamların açıklamalarına duyduğumuz güven ve her şeyden önemlisi devletimize olan güçlü sadakatimiz bunu gerektiriyordu. Konuyu speküle ederek finans piyasalarına duyulan güveni sarsmayı, borsamıza yatırım yapan vatandaşlarımızı tedirgin etmeyi doğru bulmadık. Zira sermaye ürkek bir ceylandır. En küçük endişe, kaçmasına yeter.
BU İŞ DEVLETİN İTİBARIDIR
Ancak zaman içerisinde ortaya çıkan tablo, bizde ciddi bir endişe oluşturmuştur. Acaba mesele, sarsılan güveni yeniden tesis etmekten ziyade, olayları soğutarak kamuoyuna unutturmak mıdır? Siyasi nüfuz sahibi isimlerin büyük mali usulsüzlük iddialarıyla anıldığı durumlarda, soruşturmaların bütün yönleriyle aydınlatılması ve kamuoyunun tatmin edici biçimde bilgilendirilmesi gerekir. Çünkü mesele herhangi bir siyasi partinin itibarı değil, devletin itibarıdır. Ve devletin itibarı, iddiaların üzerini örterek değil, gerçekleri ortaya çıkararak korunur! Bugün muhalefet partili bir siyasetçi olarak değil, her şeyden önce Türkiye Cumhuriyeti’nin bir vatandaşı olarak soruyorum: Bu vurgunları kimler yaptı? Millete maliyeti ne oldu? Kamu zararı ne kadardır ve ne kadarı geri alınmıştır? Bu işlemler gerçekleşirken denetim mekanizmaları neredeydi? Siyasi nüfuz sahibi kişiler hakkında da aynı kararlılıkla işlem yapılmış mıdır? Ve hepsinden önemlisi, bu ülkenin kaynaklarına el uzatanlardan gerçekten hesap sorulmuş mudur? Elbette soruşturma gizliliği, kişilik hakları ve masumiyet karinesi korunmalıdır. Ancak bunlar, kamuoyunun hesap verebilirlik talebinin karşılıksız bırakılmasının gerekçesi olamaz.
DİYANET ŞEFFAF OLMALI
Bu noktada, Diyanet İşleri Başkanlığı ile bağlantılı Türkiye Diyanet Vakfı’nın adının fon tartışmalarında geçmesi de ayrıca üzerinde durulması gereken bir meseledir. Vakfın iddiaları reddetmiş olması, kamuoyunun şeffaflık ve hesap verebilirlik beklentisini ortadan kaldırmaz. Millete kul hakkını, helali, haramı ve emanete sadakati anlatan kurumlar, kendi mali işlemlerinde de aynı hassasiyeti göstermek zorundadır. Yüce Allah, Nisâ Suresi’nin 58. ayetinde emanetlerin ehline verilmesini, Bakara Suresi’nin 188. ayetinde ise insanların mallarının haksız yollarla yenilmemesini emreder. Kul hakkı yalnızca minberden anlatılacak bir öğüt değil, her makamda uyulması gereken ilahi bir emirdir. Dinî kimlik hiçbir kurumu denetimden muaf kılamaz. İddialar asılsızsa belgeleriyle açıklanmalı, usulsüzlük varsa sorumluları hesap vermelidir. Çünkü emanete ihanetin siyasi mazereti olmadığı gibi, dinî mazereti de olamaz!

EDEBALİ’NİN SÖZÜ İLE AÜNLATTI
Şeyh Edebali’ye atfedilen şu söz, siyasetin ahlaki sorumluluğunu ne güzel anlatır: “Güçlüsün, kuvvetlisin, akıllısın, kelamlısın; ama bunları nerede, nasıl kullanacağını bilmezsen öfken ve nefsin bir olup aklını yener.” Ne yazık ki siyasette asıl tehlike, yalnızca yetkinin kötüye kullanılması değildir. Asıl tehlike, yetkiyi kötüye kullanmayı kendisine hak gören bir zihniyetin ortaya çıkmasıdır. Makamını milletin hizmetinde bir sorumluluk olarak değil, şahsi menfaatlerinin teminatı olarak gören anlayış, siyasetin ahlaki temelini aşındırır. Daha vahimi ise ahlaktan, adaletten, inançtan ve millet sevgisinden söz ederken bu değerleri şahsi çıkarlarına perde yapabilenlerin varlığıdır. Milletin inancını dilinden düşürmeyip milletin hakkını gözetmeyen bir anlayışın, ahlaki sorumluluğu ayrıca sorgulanmalıdır.
NEFSİNE HAKİM OLAMAYAN
Platon, Gorgias adlı eserinde Sokrates’in diliyle insanın önce kendisini yönetmesi, arzularına ve tutkularına hâkim olması gerektiği düşüncesini işler. Buradan hareketle sormak gerekir: Kendi nefsine hâkim olamayan, milletin hakkına nasıl sahip çıkacaktır? Kendi ihtiraslarını dizginleyemeyen, devletin imkânlarını hangi ahlaki ölçülerle yönetecektir? Makamını şahsi menfaatlerinin üzerinde tutamayan bir siyasetçi, milletin menfaatlerini kendi çıkarlarının üzerinde tutma sorumluluğunu nasıl yerine getirecektir? Çünkü siyaset yalnızca başkalarını yönetme yetkisi değil, her şeyden önce kendini yönetebilme ahlakıdır. Kendi nefsinin esiri olanın, milletin iradesini temsil etme iddiası da ahlaki bir sorgulamayı hak eder.
Bizim yıllardır savunduğumuz kişisel değil, kişilikli siyaset anlayışının özü de budur. Kişilikli siyaset; şahsi hesaplardan arınmış, toplumsal menfaati önceleyen, milleti ve memleketi her türlü siyasi çıkarın üzerinde tutan bir duruştur. Siyaset, kişisel servet edinme alanı değil, millete karşı sorumluluk üstlenme makamıdır.
HUKUK ZEGİN FAKİR DİNLEMEZ
Bu noktada Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in (S.A.V.) adalete ilişkin ikazını hatırlamak gerekir. Sahih hadis kaynaklarında bildirildiği üzere, geçmiş toplumların helâk sebeplerinden biri, ileri gelenler suç işlediğinde cezalandırılmamaları, zayıflar suç işlediğinde ise cezalandırılmalarıdır. Bu ikaz, yalnızca geçmiş toplumlara değil, adalet iddiasında bulunan bütün yönetimlere yönelik evrensel bir ahlak ölçüsüdür. Adaletin güçlü karşısında susup güçsüz karşısında konuştuğu yerde, hukuk devletine duyulan güven zedelenir. Bugün en yüksek devlet makamlarında bulunanların da bu sorumluluğu her türlü siyasi hesabın üzerinde tutmaları gerekir. Çünkü “Bedelini ödeyecekler.” demek, milyarlarca liralık vurgun iddiaları karşısında kamu vicdanını rahatlatmaya yetmez! Vatandaşın hesabını kuruşuna kadar takip eden bir sistemin, çok büyük meblağların el değiştirdiği işlemleri zamanında nasıl tespit edemediğinin açıklanması gerekir. Görülemedi mi? Görüldü de müdahale mi edilmedi? Yoksa denetim mekanizmalarında ciddi ihmaller mi yaşandı? Bunların cevabını istemek devlete karşı olmak değil, devletin hukukuna ve milletin hakkına sahip çıkmaktır.
Bir başka mesele de adaletin uygulanışındaki farklılık algısıdır. Delil karartma ihtimali gerekçesiyle tutuklanan isimler bulunurken, siyasi nüfuz sahibi kişiler hakkındaki süreçlerin nasıl yürütüldüğü de kamuoyunun dikkatle takip ettiği bir konudur. Elbette her dosyanın delilleri ve hukuki koşulları farklıdır. Tutuklama da bir ceza değil, istisnai bir koruma tedbiridir. Ancak hukuk önünde eşitlik ilkesi, yalnızca kanun metinlerinde değil, uygulamada da açıkça hissedilmelidir. Adaletin terazisi, kişinin makamına, servetine, siyasi kimliğine veya iktidara yakınlığına göre değişmemelidir. Aksi hâlde toplumun zihninde tek bir soru büyür: Bu ülkede herkes hukuk önünde gerçekten eşit midir? İşte bu soruya duyulan güven sarsıldığında, halkın deyimiyle tuz kokmaya başlar.
TÜM BELEDİYELER MERCEK ALTINA ALINMALI
Bugün muhalefet belediyelerine yönelik yolsuzluk soruşturmalarında gösterilen hassasiyetin, hiçbir siyasi ayrım yapılmaksızın bütün belediyeleri, kamu kurumlarını ve siyasetçileri kapsamasını istiyoruz. Yolsuzluk iddialarının araştırılmasına karşı değiliz. Tam tersine, bu soruşturmaların eksiksiz, tarafsız ve bütün siyasi çevreleri kapsayacak şekilde yürütülmesinden yanayız. Çünkü yolsuzluğun partisi, hırsızlığın siyasi kimliği, kamu malına uzanan elin ideolojisi olmaz! Bir fiil, iktidar mensubu tarafından işlendiğinde de suçtur; muhalefet mensubu tarafından işlendiğinde de suçtur. Hiç kimse siyasi kimliği nedeniyle suçlu ilan edilemeyeceği gibi, hiç kimse siyasi kimliği sayesinde hukuki sorumluluktan da kurtulmamalıdır.
Yaklaşık çeyrek asırdır ülkeyi yöneten AK Parti’nin, bu konuda tarihî ve siyasi bir sorumluluğu bulunmaktadır. Bu sorumluluk, yalnızca geçmişteki iddiaların aydınlatılmasıyla sınırlı değildir. Asıl sorumluluk, gelecekte hiçbir siyasetçinin devlet imkânlarını şahsi menfaatleri için kullanmaya cesaret edemeyeceği bir denetim ve hesap verebilirlik düzeninin kurulmasıdır. Biz, parti ve isim gözetmeksizin bu yönde atılacak her samimi adımı desteklemeye hazırız. Çünkü bizim meselemiz kişiler değil, ilkeler meselesidir. Meselemiz birilerinin siyasi olarak tasfiye edilmesi değil; suç işleyenlerin hukuk önünde hesap vermesi, suçsuz olanların da üzerlerindeki şüphenin ortadan kaldırılmasıdır.
Devletimizin bunu sağlayacak aklı, iradesi ve gücü vardır. Yargımızda, kolluk kuvvetlerimizde ve kamu kurumlarımızda devlet aidiyeti ve millet hassasiyetiyle görev yapan nice insanımız bulunmaktadır. Asıl mesele, bu kurumların hiçbir siyasi baskıya maruz kalmadan görevlerini yerine getirebilmelerini sağlayacak iradenin ortaya konulmasıdır. Devlet, herhangi bir siyasi partinin mülkü değildir. Devlet, milletin ortak varlığıdır. Siyasi makamlar geçicidir. Milletin hakkı, devletin itibarı ve adaletin değeri ise kalıcıdır. Hiçbir siyasi ikbal, milletin geleceğinden kıymetli değildir. Hiçbir makam, hukukun üzerinde değildir. Hiçbir siyasi yakınlık, hesap vermemenin teminatı olmamalıdır.
Buradan açıkça ifade ediyorum: Milletin hakkını korumak, iktidarın da muhalefetin de ortak sorumluluğudur. Bu sorumluluğu yerine getirmenin yolu, siyasi vurgun iddialarının üzerini kapatmak değil, bütün yönleriyle aydınlatmaktır. Gelin, kamu malına uzanan elin hangi partiden olduğuna değil, işlediği fiile bakalım. Gelin, siyasi nüfuzu hesap vermekten kaçmanın aracı olmaktan çıkaralım. Gelin, siyaseti şahsi zenginleşmenin değil, milletin hizmetinin makamı hâline getirelim.
Gelin, bu defa bedeli devlet ve millet değil, sebep olanlar ödesin! Çünkü bir ülkede adaletin gücü, güçsüzlerden hesap sorabilmesiyle değil, güçlülerden de aynı kararlılıkla hesap sorabilmesiyle ölçülür. Ve unutulmasın: Devletin itibarı, güçlüleri koruyarak değil, hukuku herkese eşit uygulayarak yükselir. Milletin hakkının hesabı sorulmadıkça, hiçbir siyasi hesap kapanmış sayılmaz!




