“Küçük Reis Bedros” lakabını duayen şair Hilmi Yavuz takmış Yaşar Bedri’ye. Nazire yaparak kendisini büyük sanat adamı Bedri Rahmi Eyüpoğlu’na benzettiği için olmalı, bu ismi yakıştırmış ona. Bu isim bence çok yakışmış ona, Zira Bedri Rahmi’den sonra Trab

“Küçük Reis Bedros” lakabını duayen şair Hilmi Yavuz takmış Yaşar Bedri’ye. Nazire yaparak kendisini büyük sanat adamı Bedri Rahmi Eyüpoğlu’na benzettiği için olmalı, bu ismi yakıştırmış ona. Bu isim bence çok yakışmış ona, Zira Bedri Rahmi’den sonra Trabzon’un en büyük sanat adamı olarak görüyorum kendisini. Altını çizmek gerekir ki her şair asi bir ruh taşır, fakat bizim deli Bedros daha da asi bir ruh taşıyor. Kimseye eyvallahı olmayan, sanatın değerini bilmeyenlere sözünü esirgemeden sert konuşabilen, beş para etmez sanat işportacılarıyla iş birliği yapan sanatsal faaliyetleri, kurdele kesmekten öteye gitmeyen bürokratlara ve yalakalara hep karşı oldu. Trabzon bürokrasisiyle kendini kaybetme provaları yapmış bir sanat adamı. Bedros, haklı olarak Trabzon’un muhalif rüzgarıdır. Çok önemsediği şiir ve kent kültürünün karşısında olan her olguya muhalif rüzgar! Mor Taka dergisinin on yıllık kaptanı olmak kolay değildir elbette. İste Şair Yaşar Bedri’yle tanışmamız bu Mor Taka dergisiyle başlar. Ben ilk Mor Taka dergisini Kıyı dergisiyle birlikte Trabzon’da bir kitapçıdan almış, oradan da direkt Havalimanına giderek Frankfurt uçağına binmiştim. Uçak gerekli yüksekliği bulunca hemen Mor Taka dergisini açtım, başladım okumaya. Okudukça yazılanların derinliğinde boğuldum adeta. Bir insanoğlu yüreğinin en duyarlı yanıyla nasıl da kelimelere böylesine anlam yükleyebiliyordu. Kendi kendimle içsel konuşmaya başladım: Hazır Trabzon’da iken keşke bu adamla tanışsaydım diye hayıflandım. Daha önce adını hiç duymamıştım. Tabi ki bunu bilmemek benim ayıbım, lakin uzun yıllardır gurbetteyim, mazeretim var, daha da ilginç olan Trabzon da yaşayıp da böyle bir sanat adamından haberi olmayan, birkaç ömre sığacak işlerin farkında olmayan sözüm ona aydın insanlarımızın duyarsızlığı beni daha da dehşete düşürdü. Neyse Frankfurt’a indiğimde ilk işim gazeteyi arayıp Yaşar Bedri’nin telefonu almak ve bir gün sonra kendisiyle telefonla görüşmek oldu. Sert değil ama çok temkinli bir ses tonu vardı. Önce kendimi tanıttım, sonra da en kısa zamanda nasıl görüşebiliriz dedim. Buyur Trabzon`a gel dedi. Randevulaştık, gazete binasında değil de, binanın karşısında bulunan Serender Cafe de buluştuk. Hiç unutmam, özellikle çok sade giyindim, ayağımda jeans pantolan üzerimde deniz mavisi bir T-Shirt. Asla bir işadamı gibi durmak istemiyordum karşısında, zira şairlerin ne kadar duyarlı bir insan olduklarını çok iyi biliyordum. İlk beş dakika dikkatle izledi beni, sonra başladık sohbet etmeye: -Sanatla ticaret bir arada yürümüyor dedi bana. -Başka yolu yok mu sanat yapmanın dedim. -Sanat yapanlar adeta cezalandırılıyor bu şehirde dedi ve ekledi, Maalesef günümüz Trabzon’un da şair, kalabalıklar içindeki yalnız insanı oynayan aktördür. Oysa Trabzon’un bir kültür ve sanat şehri olduğunu söyler dururuz hep. İçim burkuldu bunları duyunca, adeta tenha bir yolcunun hüznü vardı içinde, dünyaya sataşan, dünya ile bir türlü barışamayan yorgun bir reisti. Oysa; yirmiden fazla kitap, yüzlerce makale, binlerce şiir yazmış, duygularını yeni bir dille içselleştirerek ortak bir paydada buluşturabilen bir şairdi o. Bu yalnız yolculuğunun yalın hali beni çok etkilemişti. İçimden bir ses adeta “Hadi kon dalıma,” diyordu ona. İnanılmaz bir sezgi gücü vardı, hemen yoksa sende bir şeyler yazıyor musun diye sordu bana. Ancak kısık bir sesle evet diyebildim. Zira korkuyordum, yazdığım şiirleri ona göstermekten, beğenmez diye düşünüyordum. Kahvaltımız bitince beni akşama Ayasofya’daki külliyesine davet etti. Yazdığım şiirleri de yanımda getirmemi istedi. Ayrılırken içime su serpen Trabzon lehçesiyle bir söz söyledi: -Ula e uşak! Bak seni sevdum, paranun şimarttuği zibidilere hiç benzemeysun. Hep boyle kal, habu ısrarla çürütülen dünya sakın bozmasun seni! Büyük bir memnuniyetle gazeteye çıktım, odamda bilgisayarımı açtım yazdığım en güzel aşk şiirlerinden bir kaçının çıktısını aldım yanıma. Akşam üzeri Ayasofya’daki külliyesine gittim. Çay ikram etti. Biraz sohbetten sonra çıktısını aldığım en naif aşk şiirlerimi ona doğru uzattım, şöyle bir yüzüme baktı ve daha ilk sayfayı okur okumaz bütün kağıtları yüzüme fırlattı. -Böyle şiir mi olur? Ne aşkı ulan, aşk maşk yok. Aşk dediğin ilahi aşktır, beşeri aşk yoktur. Buz kesildim adeta, benim gibi aşka inanan bir adama en büyük hakaretti bu sözler. İste o an dedim ki bu adam gerçekten Deli Bedros. Ağlamaklı oldu gözlerim. Kendimi zor tuttum. -Kaldır kafanı Sancak dedi, beni iyi dinle şiir böyle yazılmaz, önce şiirin inşası, şiir sadece imge değildir, kavramlar takla attırmalı söz ustalığına. İlk işin Alman şairlerden, dillerden çeviri yapacaksın bana. Bir yandan fırça atıyor, bir yandan da beni şiire teşvik ediyordu. “Mor Taka dergisine Alman şairlerinden çeviriler istiyorum senden” dedi. - Şey, dedim benim yazdığım naif duygular taşımayan şiirlerimde var. Fakat ben bir daha cesaret edip şiirlerimi ona gösteremedim. Biz bunları 2008 yılında konuşmuştuk, Şiir kitabım Ört Üstüme Sesini yayınlanmadan önce gazete de buluştuk, orada şiirlerimin tamamını okuyunca bana döndü ve şöyle dedi: -Ula Sancak! Bu şiirlerini neden ilk başta bana göstermedin de hiç bir sanatsal değeri olmayan şiirleri gösterdin? Tepkini ölçmek için Üstadım dedim. Güldü ve bana sarıldı, güzel şeyler yazmışsın dedi. -Fakat bir konuda çok haklıymışsınız, beşeri aşk yokmuş gerçekten, var olan sadece ilahi aşkmış dedim. Haklı olmanın gururuyla tekrar güldü. Ankara da ilk kitabımı ona imzalayıp verirken ellerim titredi adeta. Acaba yine bir yanlış bulacak mi diye, neyse ki öyle olmadı. Tebrik etti beni. Biz zamanla çok iyi dost, iki arkadaş olduk. Hep birbirimizi destekledik. Sanat adına şehrimize neler kazandırabiliriz diye hep mücadele ettik, ediyoruz, edeceğiz. Fakat Yaşar Bedri bu şehirde boğuluyor, “boğay beni bu mendeburların çoğaldığı nankör şehir“ diyor. Onu çok iyi anlayabiliyorum. Bu şehir adeta bir insan değirmeni, önüne geleni öğütüyor, ister sanat adamı ister işadamı, hiç fark etmiyor. Yüz sene, beş yüzsene önce başkent olan bu kadim şehir şimdi kasaba oldu diyor. Yönetenlerin küllisi bu şehrin dilinden anlamadığını söylüyor. Haklı elbette. -Peki ne yapalım Bedros Üstadım diye sordum. Dedi ki bana: -Bana bu şehirde bir deli daha lazım, iş üretmek istiyorum. -Tamam dedim, bende zaten aklımı yitirmeye kararlıyım. Ne mi yapacağız? Sinema, Belgesel çekimleri ve daha bir çok yeni projelerimiz var. Bekleyin görün diyorum. Ben hep delileri sevdim, zira onlar yüzlerinde maske taşımazlar. Bedros, Yaşar Bedri benim favori delilerimdendir, bu da benim kendi deliliğimdendir. Bedrosa Saygılar.