Sağlıklı besleneceğim ve organik yiyecek tüketeceğim diyerek yumurtanın en kaka bulaşmış olanını, meyvenin en yamru yumrusunu almaya gayret eden bendeniz, annemin “ eğer yoğurdunu kendin yapmazsan sütümü sana helal etmem!” komutu üzerine yoğurdumu da kend
Sağlıklı besleneceğim ve organik yiyecek tüketeceğim diyerek yumurtanın en kaka bulaşmış olanını, meyvenin en yamru yumrusunu almaya gayret eden bendeniz, annemin “ eğer yoğurdunu kendin yapmazsan sütümü sana helal etmem!” komutu üzerine yoğurdumu da kendim mayalamaya çalıştığım tenceremin başındayım. Özel olarak getirttiğimiz sütü kaynatmakla meşgulüm. Tenceremin ebadına ve kaynattığım süt miktarına baktığımda sanırsınız lokantaya yoğurt mayalıyor gibi dursam da bu organik işi beni fena halde sarmış durumda. Önceleri süt kaynatma işini angarya gibi görsem de zaman geçtikçe bu işlemi beni en çok dinlendiren hobi gibi görmeye başladım. Düşünsenize devasa tencerede köpük köpük kaynayan beyaz süt damlacıkları… Sanırsınız süt okyanuslarında kulaç atıyorum… O derece yani…
Sütün içinde
Brucella denilen bir bakteri olma ihtimalinden dolayı doktorların tavsiyesine uyarak sütü iyice kaynatıyorum. Hayvanlarda var olabilen Brucella süt iyice kaynatılmadığı takdirde biz insanlara geçerek ölüm riski olan kalp ve beyin tutulumuna yol açtığından ölüm riski yüksektir. Ayrıca tedavisiz kaldığında beyin, kas ve iskelet sistemi ile ilgili kalıcı hasarlar bırakabiliyor. Bundan dolayıdır ki, organik yemek yolunda ölmeyi istemediğimden sütü iyice kaynatıp karıştırıyorum.
Televizyonda “ Muhteşem Yüzyıl ” var. Bir yandan onu seyrediyorum. Bir yandan da kazandan bozma tenceremi karıştırıyorum.
Karıştırdıkça uykum mu ne geliyor? İçim geçiyor gibi…
Rahmetli dedemin sesini duyar gibi oluyorum. Devasa fındık bahçelerinin ve neredeyse yüzyıllı bulan büyük ağaçların arasından babama sesleniyor.
Sesinin şiddeti tüm koruluk alanda yankılanıyor.
Korkuyorum.
Babasından kalan araziye, ev yapmak üzere harekete geçen babamı çağırtıyor yanına.
“ Benim arazilerimin üzerine ev yapamazsın… Onlar benim! Benim arazilerim! Sen benim sözümü nasıl dinlemezsin?” diyerek gümbür gümbür bağırıyor canım babama.
Önce kederleniyor babam… Sonra kendisini toparlayarak “ Ama onlar sana da babandan kaldı…” Diye cevap verse de, dedem acaip kızıyor. Arkada daha önce hiç görmediğim bir kadın, dedemin kulağına bir şeyler fısıldıyor. Sonradan öğreniyorum ki, dedemin diğer karısıymış bu hatun. Pek çirkin! Dedem güzel babaannemin üzerine bu gudubet kadını nasıl almış? Diye sinirleniyorum. Kadın vır vır vır dedemin başının etini yiyor resmen. Zavallı babaanneciğim “ Olsun efendi, bu kadar dönüm arsa… Varsın oğlan kendine bir evcik yapsa ne çıkar” dese de, dedem onu da azarlayarak susturuyor.
Evlat işte… Kıyamıyor babaannem oğluşuna ama itirazı kar etmiyor.
Dede de olsa kendince kanunları var. Kızılca kıyamet kopuyor. Babam da otoriter ama. Pes etmiyor! Fakat saygıda da kusur etmiyor.
Arkadaki cici babaanne hala dedemin kulağına bir şeyler fısıldayıp duruyor. Şeytan diyor git şunun ağzına iki tane çak ama nerdeeee bizde o yürek…
Biz 3 kardeş gözlerimiz fal taşı gibi açılmış olanı biteni seyrediyoruz.
Annem ortada yok. Sanıyorum halamlarla istişare toplantısındalar.
Neyse, babam ısrar edince dedem amcamı yanına çağırıyor. Bir şeyler konuşuyorlar ama duyamıyoruz.
Sonra amcam, babamı yanına çağırarak bir şeyler fısıldıyor babamın kulağına. Beraber fındıklığa doğru ilerliyorlar. Evdeki marabalarda peşlerinden gidiyor. Dedemde marabaların peşinden gidiyor. Bende dedemin peşinden.
Fındıklığın ortasında amcam babamı durduruyor. Dedeme göz kırpıyor. Dedemde ona tamam der gibi işaret veriyor.
Bir kıpırdanma oluyor… Marabalar ceplerinden kalın ipler çıkarıyorlar. Fındık mevsimi de değil ki dalları eğsinler diye düşündüğüm sırada, aman Allahım o da ne! Bütün marabalar babama saldırıyorlar! Allahı var ama babam hepsini yere deviriyor. Eee aslan gibi adam, öyle kolay devrilir mi? Diye düşündüğüm sırada bir ordu kadar kalabalıklaşıp babamı yere yıkıyorlar! Boynuna doladıkları ipi biri o taraftan, biri bu taraftan çekiştirip duruyorlar. Dedem öfkeli! Bulun bunun çocuklarını! Onları da bulun derhal! Diye emir veriyor.
Eyvahlar olsun! Gitti güzel boynum diye düşünürken ferahlıyorum. Hayatta hiç sevinmediğim kadar kız evlat olduğuma seviniyorum. Kurallara göre ben yırtıyorum.
Varsın bundan gayrısını erkek kardeşlerim düşünsün…
Foşşşşş diye bir sesle irkilerek uyuya kaldığım yerden kan ter içinde uyanıyorum… Elimi boynuma götürüyorum… Oh çok şükür rüyaymış! Dediğim anda, “Eyvahlar olsun süt taştı! “ Diye bağırıyorum.
Sütün taştığına mı yanayım? O sırada uyku esnasında sesleri beynime girerek, rüyamı yönetip kâbusa döndüren Muhteşem Yüzyıla mı? Bilemedim…
Sonra düşündüm: Makamı, tahtı, tacı, toprağı insanın önüne geçiren o aşılamaz egoları.
Kanuni Sultan Süleyman’ın ruh halini anlamaya çalıştım…
Sevmeyi biliyor muydu? Neyi daha çok sevmişti?
Bir daha düşündüm… Devlet mi? Evlat mı?