Hâkime hanım duruşma salonunda iki davalıya dönmüş ve sormuş;

“İki çarpı üç kaç eder?”

Davalılardan biri hiç düşünmeden cevap vermiş,

“Sekiz eder hâkim hanım!”

Diğeri itiraz etmiş:

“Olur mu öyle şey? Altı eder, altı”

Bir anda kıyamet kopmuş.

“Sekiz cahil adam”

“Altı eder be adam, altı”

İki davalı, iki çarpı üç hesabını çözmek için birbirlerinin boğazına sarılacak hâle gelmişler. Mübaşirler araya girmiş, güçlükle ayırmışlar.

Hâkime hanım tokmağı kürsüye vurmuş, “Sessizlik…! Bir daha kavga ederseniz ikinizi de dışarı attırırım”

Evet kararını açıklıyorum,

“İki çarpı üç sekiz eder diyen adam ayağa kalksın. Sen serbestsin, gidebilirsin.”

Sekiz diyen adam sevinçle salondan çıkmış.

Hâkime hanım bu kez altı diyen davalıya dönmüş, “Sen de bir ay hapis cezasına çarptırıldın”

Adam şaşkınlıkla yerinden fırlamış,

“Nasıl olur hâkime hanım? İki çarpı üç altı eder. Ben doğruyu söylüyorum. Siz matematik bilmiyorsunuz”

Hâkime hanım sakin bir sesle cevap vermiş,

“Bilmez olur muyum evladım? İki çarpı üç elbette altı eder. Ama sen, sekiz diyen birine altıyı anlatabilmek için kendini parçaladın. Haklılığını ispatlamak uğruna aklını, huzurunu ve zamanını tükettin. Şimdi git, bir ay boyunca hapiste yat, duvarlara anlat derdini. Bakalım duvarlar seni anlayacak mı?”

Hikâye burada biter.

Ama asıl mesele tam da buradan başlıyor,

Hayat dediğimiz şey, bazen iki çarpı üç hesabından ibarettir.

Gerçek altıdır. Sen altı dersin, karşındaki sekiz der.

Sen hesabını anlatırsın, o sesini yükseltir. Sen delil gösterirsin, o konuyu değiştirir. Sen mantıkla konuşursun, o öfkesiyle cevap verir.

Sonunda ne olur?

Sen haklılığını ispatlamaya çalışırken yorulursun. Karşındaki ise hiçbir şey öğrenmeden, hiçbir şey anlamadan yoluna devam eder.

Üstelik bir de bakmışsın ki tartışmaya başladığın konuyu unutmuş, kendi huzurunu kaybetmişsin.

Peki, buna değer mi?

İşte insanın kendisine sorması gereken soru budur.

Çünkü herkes gerçeğin peşinde değildir. Bazıları yalnızca kendi söylediğinin doğru kabul edilmesini ister. Haklı çıkmakla gerçeği bulmayı birbirine karıştırır.

Böyle insanlarla tartışırken matematiğin bile çaresiz kaldığına şahit olursunuz.

İki çarpı üç altıdır. Ama karşındaki sekiz demeye kararlıysa, bazen dünyanın bütün matematik kitaplarını önüne koysan da sonuç değişmez.

Çünkü sorun hesapta değil, zihniyettedir.

Bizim memlekette de durum pek farklı değildir.

Herkes her şeyi biliyor. Herkes uzman, herkes haklı, herkesin söyleyecek bir sözü var.

Siyasette de böyle, ticarette de, futbolda da, günlük hayatta da,

Birisi fikrini söylüyor, diğeri dinlemeden cevap veriyor. Birisi belge gösteriyor, öteki belgenin sahibini tartışmaya açıyor. Birisi çözüm öneriyor, diğeri çözümü değil, öneriyi yapanı eleştiriyor.

Sonra saatlerce konuşuyoruz.

Ama ortada ne anlaşan var ne de anlaşmaya çalışan.

En acısı da ne biliyor musunuz?

Bazen karşımızdaki insanın bizi anlamayacağını bile bile anlatmaya devam ediyoruz. Sırf son sözü söylemek, son noktayı koymak, karşı tarafı susturmak için,

Oysa her tartışmanın kazananı olmaz. Bazen tartışmadan çekilmek, kazanabileceğin en büyük zaferdir.

Susmak her zaman yenilmek değildir. Bazen karşındaki insanın seviyesine inmemek, bazen huzurunu korumak, bazen de zamanının kıymetini bilmektir.

Elbette haksızlık karşısında susalım demiyorum. Yanlışa itiraz etmeyelim, hakkımızı aramayalım da demiyorum.

Tam tersine.

Hakkımızı arayalım, yanlışın karşısında duralım, gerektiğinde sonuna kadar mücadele edelim ama hak aramakla kendini anlamak istemeyen birine anlatmak için ömrünü tüketmeyi birbirine karıştırmayalım.

Her insan ikna edilemez. Her kapı çalınca açılmaz. Her kulağa söz, her vicdana gerçek ulaşmaz.

Bunu anlamak da bir olgunluktur.

İnsan parasını kaybeder, yeniden kazanabilir, Malını kaybeder, yeniden çalışıp edinebilir.

İşini kaybeder, yeni bir başlangıç yapabilir ama geçen zamanı geri getiremez.

İşte bu yüzden hayattaki en büyük israf, yalnızca parayı veya malı kaybetmek değildir. Seni anlamaya niyeti olmayan birine kendini anlatabilmek için saatlerini, günlerini, hatta yıllarını tüketmektir.

Bazen bir adım geri çekilmek gerekir.

Bazen “Ben anlatacağımı anlattım” deyip susmak,

Bazen de karşındakini kendi düşüncesiyle baş başa bırakmak.

Çünkü herkesin anlaması senin görevin değildir. Herkesin seni onaylaması da gerekmez.

Sen doğru bildiğin yolda yürümeye devam et. Hatan varsa düzelt, yanlışın varsa kabul et, ama sırf bir başkası kabul etmiyor diye doğrudan vazgeçme.

Ve unutmayın;

Her kavgaya girersen huzurunu, her tartışmayı kazanmak istersen zamanını, herkese kendini beğendirmek istersen de kendini kaybedebilirsin.

Bazen en akıllıca cevap, hiçbir cevap vermemektir.

Bazen en büyük zafer, tartışmayı kazanmadan masadan kalkmaktır.

Ve bazen…

İki çarpı üçün altı ettiğini bilmek yeterlidir, bütün dünyaya ispatlamak zorunda değilsiniz.

Çünkü hayat kısa, zaman kıymetli ve huzur, kimin haklı çıktığından çok daha değerlidir.