Yılanların Öcü, Muhsin Bey, Arabesk gibi Türk sinemasının dama taşı olan filmlere imzasını atan ve son 100 yılın en iyi 10 görüntü yönetmenleri arasına giren Aytekin Çakmakçı ile Trabzon’u, Türk Sineması’nın dününü ve bugününü konuştuk. Aslen Trabzon Sotka’lı olan Çakmakçı bize Trabzon’dan da bahsederken aynı zamanda sinema hayatı boyunca yaşadığı ve unutamadığı anılarından da bahsetti.
Yılanların Öcü, Muhsin Bey, Arabesk gibi Türk sinemasının dama taşı olan filmlere imzasını atan ve son 100 yılın en iyi 10 görüntü yönetmenleri arasına giren Aytekin Çakmakçı ile Trabzon’u, Türk Sineması’nın dününü ve bugününü konuştuk. Aslen Trabzon Sotka’lı olan Çakmakçı bize Trabzon’dan da bahsederken aynı zamanda sinema hayatı boyunca yaşadığı ve unutamadığı anılarından da bahsetti. Trabzon’da Övünülecek Sanatçılar Var
Aytekin Çakmakçı ile Trabzon’u bir sanatçı bakışı ile konuşalım.
TAKA: Sanatsal bir düşünce ve düşüne ile konuşalım. Sizin gençliğinizdeki Trabzon’la şimdiki bakış açınız neleri karşı karşıya getiriyor? Neleri özlüyorsunuz? Nelerin kaybolmasından memnunsunuz ada üzgünsünüz?
Aytekin Çakmakçı: Trabzon geçmişi ve görsel zenginliği itibariyle her zaman ülkenin dikkat çekici kentlerinden biri olmuştur. Eskiden İstanbul’da olmama rağmen Trabzon’u izlediğimde özellikle klasik Türk musikisi üzerine enstrüman çalma kültürü ailelerde çok yaygındı. Ben çocukluğumdan biliyorum. Ailemizde cümbüş eğitimi alan insanlar vardı ve çalarlardı. Mizah yanı ve yeteneği güçlü her konuda söyleyeceği bir sözü olan kentim insanı daha muhafazakârdı ama algılar farklıydı.
Şimdi resim sanatındaki ilgi ve alaka aynı coşkuyla devam etmekte. Benim dostlarım ve arkadaşlarım var. Gözlediğim kadarıyla Trabzon insanı musiki ve resim sanatı en büyük tercihleri. Sanki bir vasiyet gibi bir şey. Resim sanatçılarının biraz Trabzon’da sıkıştığını görmekteyim. Ancak kişisel ilişkilerle bunu aşıp Trabzon dışında sergiler açan sanatçılar biraz soluk alabiliyorlar. Yetkili kurumlar daha etkin bir biçimde bunların önünün açmalı. Hiç bir kentte yüzölçümüne vurduğun zaman Trabzon’daki kadar ressam yok. Böyle bir sıkıntısı var Trabzon’un.
Akçaabat’ın önüne geçen resim sanatçıları ülkenin gündemine oturmuş durumdalar. Onun ötesinde heykel sanatında çaba gösterenler var. Rahatlıkla söyleyebilirim, çok fazla favorisi olmayan bir branş. Bir Orhan İlyas’ın emsalini düşünemiyorum ve görmedim. Orhan İlyas bile burada tutunamadı. Bir insanın görüşü iktidarın görüşünden farklı olabilir. Ama sanatı onu özel kılıyor. Orhan İlyas gibi bir sanatçıya belediyenin ve valiliğin imkânlarıyla bir iş ve yaşama alanı açılabilirdi.
TAKA: Aytekin Çakmakçı ile Trabzon’u bir sanatçı bakışı ile konuşalım. Sanatsal bir düşünce ve düşüne ile konuşalım. Sizin gençliğinizdeki Trabzon’la şimdiki bakış açınız neleri karşı karşıya getiriyor? Neleri özlüyorsunuz? Nelerin kaybolmasından memnunsunuz ada üzgünsünüz?
AYTEKİN ÇAKMAKÇI: Trabzon geçmişi ve görsel zenginliği itibariyle her zaman ülkenin dikkat çekici kentlerinden biri olmuştur. Eskiden İstanbul’da olmama rağmen Trabzon’u izlediğimde özellikle klasik Türk musikisi üzerine enstrüman çalma kültürü ailelerde çok yaygındı. Ben çocukluğumdan biliyorum. Ailemizde cümbüş eğitimi alan insanlar vardı ve çalarlardı. Şimdi cümbüş eğitimi almak zennelik gibi algılanıyor. O zaman halk daha muhafazakârdı ama algılar farklıydı.
Şimdi resim sanatındaki ilgi ve alaka aynı coşkuyla devam etmekte. Benim dostlarım ve arkadaşlarım var. Gözlediğim kadarıyla Trabzon insanı musiki ve resim sanatı en büyük tercihleri. Sanki bir vasiyet gibi bir şey. Çocukluğumdan bu yana sanki biraz sıkışmışlık görüyorum. Resim sanatçılarının biraz Trabzon’da sıkıştığını görmekteyim. Ancak kişisel ilişkilerle bunu aşıp Trabzon dışında sergiler açan sanatçılar biraz soluk alabiliyorlar. Kişisel çabaya bırakılmamalı. Yetkili kurumlar daha etkin bir biçimde bunların önünün açmalı. Hiç bir kentte yüzölçümüne vurduğun zaman Trabzon’daki kadar ressam yok. Böyle bir sıkıntısı var Trabzon’un.
Akçaabat’ın önüne geçen resim sanatçıları ülkenin gündemine oturmuş durumdalar. Övünülecek derecede sanatçılar var. Onun ötesinde heykel sanatında çaba gösterenler var. Rahatlıkla söyleyebilirim, çok fazla favorisi olmayan bir branş. Bir Orhan İlyas’ın emsalini ben düşünemiyorum ve görmedim. Biz Orhan İlyas’ı bile kent insanları adına söylüyorum, burada tutunamadı. Yaşamak için İstanbul’a gitti. Çünkü nerdeyse ağlayarak gitti. Böyle insanlara belediye siyasi görüşlerinden dolayı bahane üretmemeli. Bir insanın görüşü iktidarın görüşünden farklı olabilir. Ama sanatı onu özel kılıyor. Orhan İlyas gibi bir sanatçıya belediyenin ve valiliğin imkânlarıyla bir iş ve yaşama alanı açılabilirdi.
Orhan İlhan İran’a Bir Örnek
TAKA: Sanatçıyı yaşatan toplumun kültürel yapısı, yaklaşımı ve halktır. Orhan beyi örneklerken dediğinize katılmamak elde değil, bir şeyler yapmak lazım. Genel bakıldığı zaman kitleler ve toplum sanata Fransız kaldığı bir zamanda çok da fazla bir şey yapılamıyor. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?AYTEKİN ÇAKMAKÇI: Bu duruma İran’ı örnek verebilirim. İran kültürü bizim kültürümüzden çok derin ve eskilere dayalı. Perspektifi çok geniş. Fakat uygulamadaki baskı her ne kadar oraya benzemeye başlasak da onlar olaylara bizden çok daha katı bakıyorlar. İran sineması çok iyi imkânları varken aynı insanlar aynı kültürden bezenmişler. İran sinemasında yıldızlar yoktu. Humeyni rejiminden sonra dünya çapında yıldızlar yetişmeye başladı. Bunlar Humeyni rejimine karşı sinemacılardı. Beyin kıvrımlarını çok zorlayarak rejime de dokunmayalım ama bir şeyler de anlatalım derken enerji ve derinden derine görülmeyen rejime karşı bir zeka şiddeti uygulandı. Bu insanlarda yaratımı aştı.
TAKA: Sanatçıyı yaşatan toplumun kültürel yapısı, yaklaşımı ve halktır. Orhan beyi örneklerken dediğinize katılmamak elde değil, bir şeyler yapmak lazım. Genel bakıldığı zaman kitleler ve toplum sanata Fransız kaldığı bir zamanda çok da fazla bir şey yapılamıyor. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?
Aytekin Çakmakçı: Bu duruma İran’ı örnek verebilirim. İran kültürü bizim kültürümüzden çok derin ve eskilere dayalı. Perspektifi çok geniş. Fakat uygulamadaki baskı her ne kadar oraya benzemeye başlasak da onlar olaylara bizden çok daha katı bakıyorlar. İran sineması çok iyi imkânları varken aynı insanlar aynı kültürden bezenmişler. İran sinemasında yıldızlar yoktu. Humeyni rejiminden sonra dünya çapında yıldızlar yetişmeye başladı. Bunlar Humeyni rejimine karşı sinemacılardı. Beyin kıvrımlarını çok zorlayarak rejime de dokunmayalım ama bir şeyler de anlatalım derken enerji ve derinden derine görülmeyen rejime karşı bir zeka şiddeti uygulandı.
Sinemada Kolaycılık Algısı Yayıldı
TAKA: Sn. Çakmakçı, bir izleyici olarak Türk sinemasının büyük bir kriz içinde olduğunu görüyorum. Sezonda birçok film çekiliyor ama dişe dokunur bir eser ortada yok. Bunu neye bağlıyorsunuz?
AYTEKİN ÇAKMAKÇI: Her şeyde olduğu gibi sinemada da kolaycılık algısı yayıldı. Bu algının ilk yansıdığı yer beyaz perde oldu. Herkes “ne güzel, film üretimi çoğaldı” demeye başladı ama mesele film üretmek değil, önemli olan mesaj üretmek. “Adam gibi adam” derken nasıl kaliteyi vurguluyor isek, adam gibi bir filmden bahsedemiyoruz. Dijital teknolojiye geçildi, işler daha kolay ve modernize hale geldi ama bol küfürlü filmler, saçma sapan light komediye yönelim başladı. Nasıl olsa parça parça olsa sinema dolunca, "en kestirmeden ne yaparım?" mantığı aldı başını gitti. O eski prodüktör profili de kalmadı. Tamam, eskiler para kazanıyordu ama tarihe mal olmuş filmler yapıyorlardı. O filmin başrol oyuncusundan, ışıkçısına kadar biz aile idi ve herkes, “bu benim filmim” diyordu.
Tüketim Toplumu Haline Geldik
TAKA: Peki, bu gün neden “bu benim filmim” denecek bir ürün yok ortada. Eskiler daha mı akıllı idi. Ya da yenilerin keşfedemedikleri bir şeyler mi var? Sorun nedir ki böyle sitemkârsınız?
AYTEKİN ÇAKMAKÇI: Tarz yaratmak kolay bir iş değil. Düşünün sinemada tam 18 farklı branş var. Sosyoekonomik ve kültürel değişimlerden sinemada payını alıyor. Ancak bu süreç evrimini tamamlamıyor, umarım tamamlamaz da. Yoksa orası yolun bittiği yer olur. Düz sinema, klasik sinema, deneyci sinema, doğaçlama her bir tarz en az 40 yılda oluşuyor. Işığın şekli, yemek, kostüm, mekân her şey değişiyor. Mesela benim annem gaz ocağında çeşit çeşit gayet zor olan Osmanlı yemeklerini şaheser gibi yapardı. Eşim, annemden daha az yemek biliyor, kızım daha da basitleştirdi hamburger kültürünün çocuğu oldu. Yine annem düz bir kumaşı kesip kenarlarını büzüştürüp kendisine çok güzel bir kıyafet dikerdi. Şimdi bakıyorsunuz kızlı-erkekli blujean-spor ayakkabısı var. Bir tüketim toplumu haline geldi artık. Cuma günü öğleden önce sevgilisinden ayrılan bir kız, öğleden sonra kendisine başka bir sevgili buluyor. Kınamalı mıyız? Hayır, ama bunun nedenlerini de sorgulamalıyız.Sinemada Kolaycılık Algısı Yayıldı
TAKA: Sn. Çakmakçı, bir izleyici olarak Türk sinemasının büyük bir kriz içinde olduğunu görüyorum. Sezonda birçok film çekiliyor ama dişe dokunur bir eser ortada yok. Bunu neye bağlıyorsunuz?
Aytekin Çakmakçı: Her şeyde olduğu gibi sinemada da kolaycılık algısı yayıldı. Bu algının ilk yansıdığı yer beyaz perde oldu. Herkes “ne güzel, film üretimi çoğaldı” demeye başladı ama mesele film üretmek değil, önemli olan mesaj üretmek. “Adam gibi adam” derken nasıl kaliteyi vurguluyor isek, adam gibi bir filmden bahsedemiyoruz. Dijital teknolojiye geçildi, işler daha kolay ve modernize hale geldi ama bol küfürlü filmler, saçma sapan light komediye yönelim başladı. Nasıl olsa parça parça olsa sinema dolunca, "en kestirmeden ne yaparım?" mantığı aldı başını gitti. O eski prodüktör profili de kalmadı. Tamam, eskiler para kazanıyordu ama tarihe mal olmuş filmler yapıyorlardı. O filmin başrol oyuncusundan, ışıkçısına kadar bir aile idi ve herkes, “bu benim filmim” diyordu.
Emperyalizm İnsanlara Düşünme Hakkı Tanımıyor
AYTEKİN ÇAKMAKÇI: “Düşünüyoruz öyleyse varız” ama halimize bırakıp düşünmemizi istiyorlar mı? Kısa erimli belleklere sahibiz hatta neyi sorgulayacağımızı bile bilmiyoruz!
Emperyalist sistem insanlara düşünme ve sorgulama hakkı tanımıyor. Düşünmeye zamanlar yok, çabuk karar vermeliler (!) O nedenle biz kendi sinemamıza hâkim değiliz. Emperyalist güçlerin oyuncağı, kuklasıyız. Çirkin tekliflere ya evet diyeceksiniz, ya da karşı çıkıp silineceksiniz. Sorun güçsüz olmamız. Boylu boslu, kaslı bir adam yaratıyorlar, hatta eline silah da veriyorlar ama “biz ne istersek onu yapacaksın” diyorlar. Bunun adı tutsaklıktır. ‘Bir Türk Dünyaya Bedeldir’ sözü hikâyedir. Televizyon denen aletten daha güçlü bir şey yoktur ve televizyon dünyanın en büyük icadıdır.
Televizyon İle Sinemayı Ayrı Tutmak Doğru Değil
TAKA: Televizyona “aptal kutusu” dendiğini sanıyorum, deneyimli ve bol ödüllü bir sinemacı olarak televizyonu böyle kutsamanıza şaşırdım açıkçası. Neden böyle bir anlam yüklediniz televizyona?
AYTEKİN ÇAKMAKÇI: Bir kere televizyon olmasa devletler birbirini aldatırdı. Toplum bunu, çatışmaları ve gerilimleri görüyor. Nedenleri biliyor ve bundan etkileniyor. Örneğin Gürcistan’daki sınır çatışmasını oturduğu yerden görebiliyor insanlar. Televizyon bir göz yarattı. Medya günümüzde gerçekten 4. güç, hatta 2. güç. Toplumun en yoksul kesimleri dünyayı gözleyerek bu gücün etkisine giriyorlar. Ve bu güç aslında dünyadaki 5 büyük gücün elinde. Tüm davranışımızı bu güç belirliyor. Dolayısı ile sinemayı bundan ayrı tutmak doğru değil.
Ucuz Filmler Hep Birbirinin Taklidi
TAKA: Peki, sinema nasıl etkileniyor bu gücün etki alanından? Bu belirleyiciliğe karşı konulması için kaliteli ve toplumsal mesajlar veren filmlere yönelmek gerekmez mi?AYTEKİN ÇAKMAKÇI: Söylediğiniz doğru ama o filmleri yaptırmazlar. Bir, Yılanların Öcü gibi film yapamazsınız. Toplumcu filmlere itibar edilmemesini sağlıyorlar. Hikâyelere alkış tutuyorlar ama ucuz film adına birbirine benzer senaryoları çekiyorlar. Tıpkı Serdar Ortaç’ın şarkıları gibi. Sözlerini değiştirip değiştirip şarkı yapıyor ama halk onu dinliyor. Ucuz filmlerde aynen böyle ve birbirinin taklidi. Bir de otosansür var o en sıkıntılı alan. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın koyduğu sansür güya MC Hükümeti döneminde kaldırıldı. Bir film bir kente veya kasabaya gittiğinde mülki amir veya mahkeme kararı ile yasaklanabiliyor. Kararı bozdurmak bazen aylar sürüyor. Bu filmi katletmek demektir. Filmler yasaklansın demiyorum ama bunu sinemanın gelişmesinin önünde büyük bir engel olarak görüyorum.
Kaliteyi Kaliteli Senaryo Yaratır
TAKA: Son dönemin önemli sorunlarından birisi de sanırım kaliteli senaryo eksikliği bunun içinde festivallerde yarışacak önemli filmler değil, zaman geçirmek için izlenen seyirlik filmler çıkıyor ortaya ne dersiniz?
AYTEKİN ÇAKMAKÇI: Her şey senaryo ile başlar. Kaliteyi, kaliteli senaryo yaratır. Ama geldiğimiz noktada ibibik tipler istendi. Ucuz, bol küfürlü, okul müsameresine benzeyen, etliye sütlüye karışmayan filmler yapıldı. Filmin hikâyesi yoksa mesaj beklentisi ol(a)maz. Her filmin bir mesajı olmalı. Mesela, ‘Hayat Güzeldir’ komedi tarzında ama muhteşem mesajları olan bir filmdir.100 yıl geçse unutulmaz. Baba, o filmde Nazi kampının kötülüklerini çocuğuna asla hissettirmedi ve çeşitli oyunlarla baba olduğunu, sevgiyi, yüreğini ortaya koydu. Bence sinema okullarında defalarca izlenip, bölüm bölün anlatılmalı.
Tüketim Toplumu Haline Geldik
TAKA: Peki, bu gün neden “bu benim filmim” denecek bir ürün yok ortada. Eskiler daha mı akıllı idi. Ya da yenilerin keşfedemedikleri bir şeyler mi var? Sorun nedir ki böyle sitemkârsınız?
Aytekin Çakmakçı: Tarz yaratmak kolay bir iş değil. Düşünün sinemada tam 18 farklı branş var. Sosyoekonomik ve kültürel değişimlerden sinemada payını alıyor. Ancak bu süreç evrimini tamamlamıyor, umarım tamamlamaz da. Yoksa orası yolun bittiği yer olur. Düz sinema, klasik sinema, deneyci sinema, doğaçlama her bir tarz en az 40 yılda oluşuyor. Işığın şekli, yemek, kostüm, mekân her şey değişiyor. Mesela benim annem gaz ocağında çeşit çeşit gayet zor olan Osmanlı yemeklerini şaheser yapardı. Eşim, annemden daha az yemek biliyor, kızım daha da basitleştirdi, hamburger kültürünün çocuğu oldu. Yine annem düz bir kumaşı kesip kenarlarını büzüştürüp kendisine çok güzel bir kıyafet dikerdi. Şimdi bakıyorsunuz kızlı-erkekli unısex kıyafetler moda oldu. Teknoloji geliştikçe kolaycılığa kaçar olduk. Bu kaçış da kaliteden uzaklaşmamızın sebebi olarak üstümüze yağıştı kaldı. Cuma günü öğleden önce sevgilisinden ayrılan bir kız, öğleden sonra başka bir sevgili buluyor. Kınamalı mıyız? Hayır, ama bunun nedenlerini de sorgulamalıyız!
Emperyalizm İnsanlara Düşünme Hakkı Tanımıyor
TAKA: “Düşünüyoruz öyleyse varız” ama halimize bırakıp düşünmemizi istiyorlar mı? Kısa erimli belleklere sahibiz hatta neyi sorgulayacağımızı bile bilmiyoruz!
Aytekin Çakmakçı: Emperyalist sistem insanlara düşünme ve sorgulama hakkı tanımıyor. Düşünmeye zamanlar yok, çabuk karar vermeliler (!) O nedenle biz kendi sinemamıza hâkim değiliz. Emperyalist güçlerin oyuncağı, kuklasıyız. Çirkin tekliflere ya evet diyeceksiniz, ya da karşı çıkıp silineceksiniz. Sorun güçsüz olmamız. Boylu boslu, kaslı bir adam yaratıyorlar, hatta eline silah da veriyorlar ama “biz ne istersek onu yapacaksın” diyorlar. Bunun adı tutsaklıktır. ‘Bir Türk Dünyaya Bedeldir’ sözü hikâyedir. Televizyon denen aletten daha güçlü bir şey yoktur ve televizyon dünyanın en büyük icadıdır.
Ertem Eğilmez’in En Duygulandığı An
TAKA: Son olarak sormak istiyorum. Son 100 yılın en iyi 10 görüntü yönetmeninden birisisiniz. Dünyaya bir daha gelsem bunu bir daha çekerdim dediğiniz, unutamadığınız, aklınıza mıh gibi yapışan sahne hangisi oldu?
AYTEKİN ÇAKMAKÇI: Evet, bir tanesi var ki defalarca megalomanlığımın tavan yaptırdı. Arabesk filminin sonunda Şener Şen ile kadın el ele şarkı söylemeye başlarlar. Kadınla (Müjde Ar) ve onu seven ağa yanaşması Şener (Şener Şen) bir türlü ayrılamaz. Bunu izleyen Uğur Yücel gece kulübünün gürültüsünden çıkarak kendisini sokağa atar. Buraya kadar normal.
Televizyon İle Sinemayı Ayrı Tutmak Doğru Değil
TAKA: Televizyona “aptal kutusu” dendiğini sanıyorum, deneyimli ve bol ödüllü bir sinemacı olarak televizyonu böyle kutsamanıza şaşırdım açıkçası. Neden böyle bir anlam yüklediniz televizyona?
Aytekin Çakmakçı: Bir kere televizyon olmasa devletler birbirine kolay yalan söylerdi. Toplum, çatışmaları ve gerilimleri görüyor. Nedenleri biliyor ve bundan etkileniyor. Örneğin Gürcistan’daki sınır çatışmasını oturduğu yerden görebiliyor insanlar. Televizyon sübliminal bir göz ve algı yarattı. Medya günümüzde gerçekten 4. güç, hatta 2. güç. Toplumun en yoksul kesimleri dünyayı gözleyerek bu gücün etkisine giriyorlar. Ve bu güç aslında dünyadaki 5 büyük ülkenin tekelinde. Tüm davranışımızı bu güç belirliyor. Dolayısı ile televizyonu bundan ayrı tutmak doğru değil.
Ucuz Filmler Hep Birbirinin Taklidi
TAKA: Peki, sinema nasıl etkileniyor bu gücün etki alanından? Bu belirleyiciliğe karşı konulması için kaliteli ve toplumsal mesajlar veren filmlere yönelmek gerekmez mi?
Aytekin Çakmakçı: Söylediğiniz doğru ama o filmleri yaptırmazlar. Bir, Yılanların Öcü gibi film yapamazsınız. Toplumcu filmlere itibar edilmemesini sağlıyorlar. Hikâyelere alkış tutuyorlar ama ucuz film adına birbirine benzer senaryoları çekiyorlar. Tıpkı Serdar Ortaç’ın şarkıları gibi. Müzik aynı, sözlerini değiştirip değiştirip şarkı yapıyor ama halk onu dinliyor. Ucuz filmlerde aynen böyle ve birbirinin taklidi. Bir de otosansür var o en sıkıntılı alan. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın koyduğu sansür güya MC Hükümeti döneminde kaldırıldı. Bir film bir kente veya kasabaya gittiğinde mülki amir veya mahkeme kararı ile yasaklanabiliyor. Kararı bozdurmak bazen aylar sürüyor. Bu filmi katletmek demektir. Filmler yasaklansın demiyorum ama oto sansürü sinemanın gelişmesinin önünde büyük bir engel olarak görüyorum.
Filmi o yıl yaz ayında çekmiştik. Sanırım 30 Ağustos törenleri için olsa gerek İstiklal Caddesi’nden Tünel’e giden caddeye ışıklı tak kurmuşlardı. Hava çok sıcaktı her yer kavruluyordu. Ben Uğur Yücel’in, Tünel’den bize doğru yürüyüşünü çekeceğim. Gece 12’den sabaha kadar tek planımız bu. O ara Ertem Abi, (Ertem Eğilmez) 30 kiloya düşmüş. Hasta yatıyor, öldü ölecek, onun yerine sahneyi ben çekiyorum ve bu sahneyi çok önemsiyorum. Ekrem Bora’nın, ‘Sürtük’ filminden etkilenmişiz. Tankerle su getirip yerleri ıslatacağız ve takların renkleri caddeye can verecek, sokak ayağa kalkmış gibi olacak, dramatik ve psikolojik yanı ağır basacak. 1989’da tanker 200 liraya geliyordu. Ertem Abi, “sen buna inanıyor musun?” dedi, evet dedim. Tankeri getirdik ama hava o kadar sıcak ki su bize yetişmeden buhar oldu uçtu.2 tanker daha geldi bana mısın demedi.Kaliteyi Kaliteli Senaryo Yaratır
TAKA: Son dönemin önemli sorunlarından birisi de sanırım kaliteli senaryo eksikliği bunun içinde festivallerde yarışacak önemli filmler değil, zaman geçirmek için izlenen seyirlik filmler çıkıyor ortaya ne dersiniz?
Aytekin Çakmakçı: Her şey senaryo ile başlar. Kaliteyi, kaliteli senaryo yaratır. Ama geldiğimiz noktada ibibik tipler istendi. Ucuz, bol küfürlü, okul müsameresine benzeyen, etliye sütlüye karışmayan filmler yapıldı. Filmin hikâyesi yoksa mesaj beklentisi ol(a)maz. Her filmin bir mesajı olmalı. Mesela, ‘Hayat Güzeldir’ komedi tarzında ama muhteşem mesajları olan bir filmdir.100 yıl geçse unutulmaz. Baba, o filmde Nazi kampının kötülüklerini çocuğuna asla hissettirmedi ve çeşitli oyunlarla baba olduğunu, sevgiyi, yüreğini ortaya koydu. Bence sinema okullarında defalarca izletilip, bölüm bölüm sinema okumaları yaptırılmalı.
Ertem Eğilmez’in En Duygulandığı An
TAKA: Son olarak sormak istiyorum. Son 100 yılın en iyi 10 görüntü yönetmeninden birisisiniz. Dünyaya bir daha gelsem bunu bir daha çekerdim dediğiniz, unutamadığınız, aklınıza mıh gibi yapışan sahne hangisi oldu?
Aytekin Çakmakçı: Evet, bir tanesi var ki defalarca megalomanlığımın tavan yaptırdı. Arabesk filminin sonunda Kadınla (Müjde Ar) ve onu seven ağa yanaşması Şener (Şener Şen) bir türlü ayrılamaz. Bunu izleyen Uğur Yücel gece kulübünün gürültüsünden çıkarak kendisini sokağa atar. Filmi o yıl yaz ayında çekmiştik. 30 Ağustos törenleri için İstiklal Caddesi’nden Tünel’e giden caddeye ışıklı tak kurmuşlardı. Hava çok sıcaktı her yer kavruluyordu. Ben Uğur Yücel’in, Tünel’den bize doğru yürüyüşünü çekeceğim. Gece 12’den sabaha kadar çekmek zorunda olduğumuz plan sekans bu. Ertem Eğilmez 30 kiloya düşmüş. Hasta yatıyor, öldü ölecek, sahneyi teknik olarak ben çekiyorum. Bu sahne Ekrem Bora’nın, ‘Sürtük’ filminden etkilenen Ertem Abinin filmdeki en önemsediği sahne olması üzerime ağır bir yük yüklemişti.
Tankerle su getirip yerleri ıslatacağız ve tak’lardaki ışık yansımasını caddeye enerji ve can verecek, sokak ayağa kalkmış gibi olacak, dramatik ve psikolojik yanı ağır basacak su tankeri istiyorum diyorum. 1989’da tanker 200 liraya geliyordu. Ertem Abi, “sen buna inanıyor musun?” dedi, evet dedim. Tankeri getirdik ama hava o kadar sıcak ki su bize yetişmeden buhar oldu uçtu.2 tanker daha geldi bana mısın demedi. Ben 800 TL’ye 4 tanker suyla caddeyi sonunda ıslattım. Ertem Abi duyduğunda çıldıracaktı ama en azından beğendirmem lazımdı. Sabaha kadar uğraştık ortada bir şey yok. Tam kayda giriyoruz bir nara sesi geliyor, kesmek zorunda kalıyoruz. Nihayet gün ağarmaya başlarken Uğur Yücel ıslak caddede bize doğru gelmeye başladı bir yandan ağlıyor, bir yandan elindeki kartvizitleri yırtarak yere atıyor. Kamera pikabın üzerinde. Biz geri geri gidiyoruz, hem Uğur Yücel, hem ıslak cadde ağlıyor. Ekstra ışık kullanmıyoruz, sadece taklardan ıslaklığa yansıyan ışıklar var. Sonunda sahneyi çektik.
Filmin videobandını eve doluşarak tekrar tekrar izledik. O sahnede Ertem Abi bakarken sulu gözyaşlarıyla ağlamaya başladı.“Bu kadar güzel çekmeye hakkınız yok, defolun yanımdan beni yalnız bırakın’ derken gözyaşları akmaya devam ediyordu. Hepimiz çok duygulanmıştık. İşte unutamadığım sahne budur.
SEVDİĞİM SÖZLEÜlkede kültür-sanat yoksa gelecek de yoktur. ( Prof. Dr. Sait Kapıcıoğlu)
Ben 800 TL’ye 4 tanker suyla caddeyi sonunda ıslattım. Ertem Abi duyduğunda çıldıracaktı ama en azından beğendirmem lazımdı. Sabaha kadar uğraştık ortada bir şey yok. Tam kayda giriyoruz bir nara sesi geliyor, kesmek zorunda kalıyoruz. Uğur Yücel ıslak caddede bize doğru gelmeye başladı bir yandan ağlıyor, bir yandan elindeki kartvizitleri yırtarak yere atıyor. Kamera pikabın üzerinde. Biz geri geri gidiyoruz, hem Uğur Yücel, hem ıslak cadde, hem ağlıyor. Işık kullanmıyoruz, sadece taklardan ıslaklığa yansıyan ışıklar var. Sonunda sahneyi çektik. Filmin videobandını Ekrem Abi’nin evine doluşarak tekrar tekrar izledik. O sahnede Ertem Abi bakarken ağlamaya başladı. Bana, “Bu kadar güzel çekmeye hakkınız yok” dedi. Hepimiz çok duygulanmıştık. İşte unutamadığım sahne budur.