Uzunca zamandır bizler yazıyoruz sizler okuyorsunuz. Trabzonspor’dan alınan oyuncular yapılan ya da yapılacak olan transferler üzerine bir taraftarımızın “manifesto” gibi duygu ve düşüncelerini; noktası ve virgülüne kadar sizlerle baş başa bırakıyorum…
“Uğurcan’ın satışını öğrendiğim anın ruh haliyle yazmıştım, paylaşmamıştım. Şimdi Oulai için de benzer bir süreç güdüldüğünü görüyorum. Canım yanıyor, paylaşıyorum:
Rüzgârın yönünü en iyi bilenler, yelkeni ona göre açanlar değildir; rüzgârın ne zaman insanın yüzünü kestiğini hatırlayanlardır. Trabzonspor benim için tam da böyle bir hafızadır. Bir futbol kulübünden ziyade, belleğin kolektif bir biçimi; gençliğimin hırçınlığını,
Karadeniz’in aceleci dalgalarını, merkeze karşı taşranın asabiyetini aynı anda taşıyan bir duygu mimarisi. Bu yüzden Trabzonspor’u anlamak, istatistik tablolarına bakmakla değil; biraz tarih, biraz sosyoloji ve epeyce kalp ağrısıyla mümkündür.
Toplumsal kurumlar yalnızca yaptıklarıyla değil, nasıl yaptıklarıyla da anlam üretir. Trabzonspor’un tarihsel kodları, “nasıl” sorusuna verilmiş sert cevaplardan oluşur. 1970’lerin o beklenmedik çıkışı, yalnızca sportif bir başarı değil;
merkezî iktidarların, futbol aristokrasisinin ve yerleşik düzenin sorgulanmasıydı. Bir bakıma, Gramsci’nin hegemonya kavramını sahaya indiren bir pratikti bu. Trabzonspor, sahada kazandıkça tribünlerde yalnızlaşanların sesi oldu.
O yüzden Kazım Koyuncu’nun sesiyle iyi anlaştı; ikisi de bağırmadan itiraz etmeyi biliyordu. Modern çağda ise her itirazın bir bedeli var. Ve bu bedel, çoğu zaman masalarda kesiliyor. Yuvarlak, cilalı, dostane masalarda.
Orada yüksek sesle konuşulmaz; göz temasları, el sıkışmalar ve zamanlamalar vardır. Trabzonspor’un uzun yıllar bu masalara mesafesi, onun romantik olduğu kadar yalnız bir aktör olmasına yol açtı. Yalnızlık, bir direniş biçimiydi ama aynı zamanda bir yıpranma sebebiydi.
Ağaoğlu-Avcı döneminde gelen şampiyonluk, nicel anlamda bir zirveydi; bunu inkâr etmek vicdana aykırı olur. Fakat nitel olarak? İşte orada durup düşünmek gerekir. Çünkü o şampiyonluk, coşkun bir dağ yürüyüşünden ziyade, asfaltlanmış bir yoldan varılmış bir menzil gibiydi.
Varış noktasında bayrak vardı belki ama yol, Trabzonspor’un hafızasında yer eden patikalara benzemiyordu. Benim bildiğim Ünal’ın, Hami’nin, Tolunay’ın hatta bana anlatılan Şenol’un, Necmi’nin, Ali Kemal’in yürüdüğü patikalara…
O dağ yollarını aşındırarak patika yapanlardan biri olan Ünal Hoca’nın ayrılışını da, bir teknik direktör meselesi olarak okuyamıyorum örneğin… O kopuş, daha derin bir sosyolojik kırılmanın işaretiydi. Bazen bir figür giderken ardında yalnızca boş bir koltuk bırakmaz; bir üslup, bir dil ve bir direniş biçimi de onunla birlikte çıkar kapıdan.
Şehir bunu hissetti. Tribün bunu sezdi. Ama sezgiler, modern futbolda fazla romantik bulunuyor sanırım. Sessizlik içinde olup biteni izlemeye durduk bütün şehir. Belki de zaman içinde başımıza gelecekleri göremeden…
Planlama kötüdür demiyorum; ama plansızlıktan doğan isyanın yerine, fazlaca steril bir başarı ikame edildiğinde, futbolun ruhu eksiliyor. Trabzonspor’un yıllar sonra o “beklenen” kupaya ulaşması, bir anlamda bu sterilitenin kabulüyle mümkün oldu.
Masaya oturuldu. Sandalyeler çekildi. Bardaklar dolduruldu. Kimse yüksek sesle bir şey söylemedi. TS’u temsil eden el ile beni TS’lu yapan şanlı mücadelemizin karşı tarafındaki el, statükonun eli, buluştu. Anlaştı. Zirveye coşkuyla giderken TS, o varış bir başkasına ayarlandı.
Şehirde açılan yaralar tam da burada başladı. Çünkü TS kültürü, yalnızca kazanmayı değil, nasıl kaybettiğini de hatırlayan bir kültürdü. Yeni jenerasyon için ise başarı, çoğu zaman bağlamından kopuk bir sonuçtur. Onlar için forma, hikâyesinden çok fiyat etiketiyle konuşuyor.
Rakibe oyuncu satarken artık “kime gittiği” değil, “kaç ettiği” soruluyor. Bu, neo-liberal aklın futbola tercümesidir ve Trabzon gibi hafızası güçlü şehirlerde tahribatı daha derin oluyor. Ve bir bakıma aslında bu bir kimlik erozyonu olarak arzı endam ediyor…
Pierre Nora’nın “hafıza mekânları” dediği şeyler, yalnızca müzelerde değil; stadyumlarda, deplasman otobüslerinde, eski forma numaralarında yaşar. Trabzonspor bu mekânları yavaş yavaş kaybediyor. Yerine daha işlevsel, daha profesyonel ama daha ruhsuz yapılar geliyor.
Yine de umutsuz değilim. Çünkü kültür, bastırıldıkça başka kanallardan sızar. Karadeniz’in suyu gibi; önüne set çekersin ama bir yerden mutlaka yolunu bulur. Trabzonspor hâlâ bir his takımıysa -ki öyledir- bu sancıların kendisi de bir hatırlatma işlevi görecektir.
Belki de mesele, yeniden ayağa kalkmak değil; neden ilk kez ayağa kalktığımızı hatırlamaktır. Benim içimdeki TS’un bugünkü halinin yazısıdır bu; kazanmış ama tam sevinememiş, büyümüş ama biraz eksilmiş. Ve hâlâ, rüzgârın yüzünü kestiği anları hatırlayanlar için anlamlı.
Vesselam…”
İsmail İlker SARICAOĞLU
Mali Müşavir
Samsun