Mafyanın tüm çeşitli uygulamalarında şu konular söz konusudur:  Bilimsel kollamacılık ve çarptırmacılık,  bilimsel fırsatçılık, eş dost – akraba kayırma,  çalmaya göz yumma, fikirleri yönlendirme, dini istismar, insanları itibarsızlaştırma, şiddet, etiksizlik. Bu alemin tarifini yapan bir emekli baba uygulamaları şöyle açıklıyor :  
 
“ Alemde delikanlı adam olmak yetmez. Siyasetçiden, bürokrattan yardım almaz ise o baba denilen adamlar kıpırdayamaz bile. Kimin arkası kuvvetli ise kim iyi yemliyor ise en büyük baba olur. “
 
Bunların kaynağı şöyle anlatılmış: “Bilimde istismarın hakim olduğu durumlarda yönetim yolsuzluğu dikkate almaz ise,  üniversiter hayata  “De facto” ahlaksızlık hakim olur. Bilimsel yolsuzluk bir gizlilik ardında kalsa da, zaman içinde süratle yaygınlaşır. Yaygınlaşan yozlaşma, bir hoşgörü veya görmezlikten gelinerek üniversite hayatına ve topluma egemen olabilir. Böylelikle de etiksizlik şuç olarak görülmemeye başlar. Bundan sonra çalma  yönetimleri başlar. Ekonomide, siyasette, sanatta  bile böyledir.“ Karadeniz ve diğer bölge derneklerinde bu alemin patronlarını gözlemleme fırsatım olmuştur. Suç unsurlarını bir kenara koyarsak,  görünüşte kibar ve saygılı bir intıbaları vardır.
Son günlerin önemli sorunlarından  biri de sık sık  tarihe mal olmuş kişilere çamur atmak, hocalara  alimlik  ünvanı payeleri yakıştırmak gibi olaylardır.    Konuyu  değerli dostum Prof. Dr. İlber Oltaylı’nın da yorumunu alma şansım olduktan sonra   kaleme aldım. 
 
Alim denilince  nedense yalnızce dini bilgilerle mücehhez hocalar kastedilir. Büyük alim sözünün sadece din adamları için kullanılması yeterli değildir. Gerçekte  dini konularla uğraşanlar değil, ilmin her dalı ile uğraşanlara da bilim alimi denilmektedir. Peygamber’imiz bir hadis-i şerifinde “ Önce beden ilmi, sonra dini ilim “ buyurmuştur. Yani tıp ilmi yapmayı, din bilimi yapmanın üzerinde tutmuştur. Sadece tıp ilmi değil, insanlığa hizmet etmeyi amaçlayan ilimlerle uğraşanları bilim adamı olarak tariflenmiştir.   Elektiriği bulan, hastalıklara çare olan, atomu, uçağı, denizaltıyı, bilgisayarı keşfedenler gerçek bilim adamı ve alimdirler. Akademik ünvanlı bilge insanlar, bildiklerini öğretenler alim ve filozofturlar.
 
İslam aleminin çağdaşlığın dışında kalmasının nedenlerinden biri de  kişilerin  dini bilgileri esas alınarak ve sadece onların alim olarak kabul görülmesidir.
 
Rönesans öncesi hiristiyanlık aleminde kiliseler her türlü icatların karşısına çıkarlardı. Dünyanın düz ve sabit olduğunu söylerlerdi. Aksine inananları zindanlarda çürütür veya idam ederlerdi. Sokrates’ın “ dünya dönüyor “ tezi için mahkelerde yaptığı savunma bilim dünyasına altın harflerle kazınmıştır. Ne zaman ki kiliseler taassuptan kurtuldu. İnsanlık hümanizm ışığında, bilim, kültür, sanat, siyaset , insan hakları ve ekonomide  şahikaya ulaştı.
 
Din taassubu yüzünden Osmanlı’ya matbaa Avrupa’dan 150  yıl sonra gelebildi. Bu durum medeniyette  neden gerisinde kaldığımızın bir göstergesidir.
 
Din adamlarına saygımız sonsuzdur. Ünye’de benim kuşaktaki hocalarla aynı sınıfta, aynı hocadan hafızlık çalıştığımı hatırlatmak isterim. Cemal Hafız, Bilal Hoca, Halil İbrahim Hoca ve  birçokları tedrisat arkadaşlarımdır.
 
Bilim yaymada  inandırıcı olmak için belge esastır.  Subjektif, taraflı, işin eğitimini görmeyen kişilerce payeler dağıtılması inandırıcı olmamaktadır. Bunları yapanların bir kere bu işin uzmanı olması, daha sonra belgeli yazılarını hakemli ve “ citation index “ e kayıtlı dergilerde yayınlamış olmaları gerekmektedir. Sözlü tarih,  tarih değildir. Hikayelerin tarihte yeri yoktur.  Bilim insanı olayları incelerken hiçbir zaman kıskançlık, nefret ve intikam duygularına kapılmaz. Sadece gerçeği görmek ve yorumlamak ister. Toplumu hisleri ile etkilemeye çalışmaz. Bu anlamda Yunus’un dediği dörtlüğü hatırlamalıyız:
 
İlim ilim bilmektir,
İlim kendin bilmektir,
Sen kendin bilmessen,
Ya nice okumaktır.