Bildiğiniz gibi, 4 Nisan 2026’da Trabzonspor’umuz, Papara Park’ta lig lideri Galatasaray’ı müthiş bir takım ruhu ve oyunuyla 2-1 mağlup etti. Bu yazıyı, o maçın ardından içimde biriken duygu ve düşüncelerle kaleme alıyorum.
Sevgili Okurlar, Bir önceki yazımda da belirttiğim gibi, Sayın Başkan Ertuğrul Doğan’ı, bu kritik maçın öncesinde ve sonrasında sergilediği onurlu, ilkeli duruştan dolayı içtenlikle kutlamıştım. Sanırım bu takdiri, tüm Trabzonspor camiası benimle aynı derecede hissetmiştir.
Ancak bazı duygular vardır; kişinin konumu, kültürü veya birikimi ne olursa olsun, tam anlamıyla kelimelere dökülemez. Şunu fark ediyorum: Eleştiri ve yorum yaparken, çoğu zaman egomuzun ve anlık hislerimizin esiri olabiliyoruz. Aslında bu, insan olmanın doğal bir parçası. Duygularımızla hareket etmemiz, tepkilerimize yön vermesi son derece insani.
Fakat herkesin duyguları varken, bazı insanlar bu duyguların yanına mantığı da ekleyebilme becerisiyle öne çıkıyor. İşte bu denge, onları daha akılcı ve gerçekçi kılıyor. Peki, neden bunlardan bahsediyorum?
İnsan, hata yapabilen bir varlıktır. Trabzonspor-Galatasaray maçı sonrası, her türlü eleştirinin sustuğu, herkesin gözlerinin mutlulukla parladığı o ortamda, sizinle paylaşmak istediğim bir düşünce var:
Bizler, Trabzonspor’u – yönetiminden teknik ekibe, futbolcusundan taraftarına kadar – çoğu zaman gerçekçi düşünceden uzaklaşıp, yüzeysel bir bakışla eleştirme eğilimindeyiz. Peki, hiç şunları düşündük mü?
* Bir günlüğüne kulüp başkanlık koltuğuna otursak,
* Sadece 10 dakikalığına kaleci Onana’nın yerinde olsak,
* Tek bir antrenman için bile Fatih Tekke’nin sorumluluğunu üstlensek,
* Savunmada, ortada veya hücumda oynayan herhangi bir futbolcunun yerinde 10 dakika sahada kalsak,
* Hatta sizi, Onuachu’nun, 37 yaşındaki Nwakaeme’nin, Pina’nın, Savic’in veya diğer futbolcularımızın yerinde, 40 bin futbolu iyi bilen taraftar önünde oynatsak… Acaba tepkimiz ne olurdu? Neler yapabilirdik?
Uzaktan bakınca her şey daha kolay görünür. Önemli olan, o kavalı elinize aldığınız andır. Hiç bu açıdan, yani “acaba ben olsaydım…” diye düşündünüz mü? Yoksa yoğun duygular ve ego, bu gerçekçi bakış açısını gölgeliyor mu?
İşte tüm bunları tek bir sihirli sözcük özetliyor: Empati, empati, empati…
Eleştirdiğiniz, kızdığınız, olumsuz duygular beslediğiniz kişilerin yerine hiç kendinizi koydunuz mu? Duygularınıza yenik düşmek yerine, kendiniz ve diğerleri için pozitif bir şeyler düşünebildiniz mi? Yoksa hâlâ egonuzun ve olumsuz hislerinizin esiri misiniz?
Unutmayın, olumsuzluk ve ego, insanı mutluluktan ve olumlu düşünceden uzaklaştırır. Oysa pozitif bakabildiğimiz ve bunu hayatımıza kattığımız sürece mutlu oluruz. Neden kendimize bu mutluluğu çok görüyoruz? Neden bu güzel duyguyu yaşamaktan kendimizi mahrum ediyoruz?
Sevgili okurlar, lütfen egomuzun ve olumsuz duyguların büyüsünden kendimizi kurtaralım. Mutluluk, sevgi, saygı ve anlayışa ulaşmanın yolu aslında çok yakın. Empatiyi elden bırakmadan, hayatımıza daha fazla neşe ve huzur katmanın tadına varalım. vesselam.
Saygılarımla,
Öğr. Gör. Ed. Yılmaz Çakmak