Ülkemizde, Şanlıurfa ve Kahramanmaraş illerimizde iki okulda meydana gelen üzücü olaylar nedeniyle hayatını kaybeden küçük canlarımız ile öğretmenimizin vefatı nedeniyle ülke olarak yaşadığımız olaydan duyduğumuz üzüntünün bizleri ne kadar etkilediğini söylemek isterim.

Başta vefat eden çocuklarımız ve öğretmenimize Allahtan rahmet, acılarını yürekten paylaştığım velilerimizin ve değerli öğretmenimizin ailelerine başsağlığı diliyorum. Tedavileri devam eden yaralı canlarımıza da acil şifalar temenni ediyorum.
Türkiye futbolundaki "büyük dörtlü" yapısı, aslında ülkenin derin coğrafi, sosyolojik ve ekonomik eşitsizliklerinin sahaya yansımasıdır. Beşiktaş, Galatasaray ve Fenerbahçe'nin siyasi, finansal ve nüfuz açısından kurduğu hükümranlık ile Trabzonspor'un bu üçlüye meydan okuyuşu, sadece sportif bir rekabet değil; aynı zamanda demografik ve iktisadi gerçeklerin de bir mücadelesidir.
İstanbul'un üç kulübü, ana kentin nüfus, finans, medya ve insan gücünü (nüfuz) arkasına alarak doğal bir üstünlük kurmuştur. On beş milyonu aşan nüfus, küresel bağlantılar ve insan çeşitliliği, bu kulüplere "ulusal" bir kimlik ve neredeyse sınırsız bir kaynak sağlamaktadır. Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş, şehrin farklı tarihsel ve sosyal katmanlarını temsil ederek, Türkiye'nin merkeziyetçi yapısının spor sahasındaki somut izdüşümleri haline gelmişlerdir.
Bu kulüplerin her biri farklı bir sosyolojik zemine hitap eder: Galatasaray daha kurumsal ve yüksek sosyete ile, Fenerbahçe geniş halk kitleleri ve geleneksel ticaret zenginleri ile, Beşiktaş ise yerel aidiyet ve dinamik bir kent kimliği ile özdeşleşmiştir. Nüfus yoğunluğu, medya erişimi ve finansal hareketlilik doğrudan İstanbul merkezlidir. Tıpkı dünyanın diğer büyük şehirlerinde olduğu gibi, İstanbul da spor endüstrisinde de baskın rol oynamaktadır.
Trabzonspor ise bu İstanbul merkezli modele karşı, güçlü bir bölgesel kimlik ve dayanışma ile ayakta duran bir istisnadır. Karadeniz'in sert mizacı, güçlü yerel bağlar ve "dışarıya karşı" verilen bir varoluş mücadelesi, kulübün ruhunu şekillendirmiş, adeta DNA'sına işlemiştir.
Trabzon, nüfus ve ekonomik büyüklük açısından İstanbul ile kıyaslanamaz. Ancak bu dezavantaj, inanılmaz bir sadakat, yerel desteğin toplam enerjisi ve başkaldıran bir taraftar karakteriyle dengelenir. Trabzonspor'un konumu, merkezin ezici gücüne karşı uçlardan gelen onurlu ve dirençli bir duruşun sembolüdür.
Finansal kapasite farkı çarpıcıdır. İstanbul kulüpleri yüksek TV gelirleri, uluslararası sponsorluk anlaşmaları ve geniş stadyum gelirleri ile kaynaklarını katlarken, Trabzonspor'un gelir modeli daha çok yerel iş insanlarının desteği, lig gelirleri ve sınırlı ancak son derece sadık bir taraftar kitlesinin katkılarına dayanmaktadır.
Taraftar görünüşleri de bu farkı yansıtır: İstanbul takımlarının geniş, farklı ve bazen müşteri tipine evrilebilen bir kitleleri varken, Trabzonspor taraftarı daha tek tip, duygusal bağı güçlü ve aidiyet hissi yüksek bir yapıdadır. Bu durum, "merkez" ile "çevre-uç" arasındaki gerilimden doğan özel bir dinamizm yaratmaktadır.
İstanbul kulüpleri küresel futbol piyasasının nimetlerinden faydalanırken, Trabzonspor daha yerel ve sınırlı kaynaklarla varlığını sürdürmektedir. Lig’deki bu mücadele, Türkiye'nin modernleşme, kentleşme ve bölgesel eşitsizliklerinin minyatür bir örneğidir. Üç İstanbul kulübü sistemin sürekli üst ligini oluştururken, Trabzonspor bu sistemi zaman zaman delmeyi başaran bir direniş simgesidir.
Bu dörtlünün hikâyesi, futboldan çok daha ötesini anlatır. Sahadaki mücadele, aslında çok daha büyük bir sosyolojik ve ekonomik sahnenin yansımasıdır. Görünürde bir spor rekabeti, özünde ise adı konmamış, semboller üzerinden yürüyen derin bir sosyal diyalogdur. Bende diyorum ki, gerçekleri gizleyemeyiz. Asıl sıkıntı; Trabzon-İstanbul futbol rekabeti, sportif bir mücadele gibi görünse de adı konulmamış sosyoekonomik bir savaştır. Saygılarımla, vesselam.