Çömlekçi Mahallesindeki tarihi yeşil ev; belki köşk, belki konak… Yanı başındaki tek bir ağaç ile şahane bir kompozisyon oluşturuyor.
Kaç yıllık bilmiyorum ama her gördüğümde uzun uzun bakıyorum onlara. Üç katlı, dört sütunlu, çok odalı… O dönem Trabzon’un mimari anlayışını, zevkini, estetiğini, kültürünü, yansıtıyor.
Hem de bugün pek parlak bir muhit olarak anılmayan Çömlekçi Mahallesi’nde!
Oradan her geçişimde gözüme takılıyor; geçmiş döneme gidiyorum.
İçine insanları koyuyor; ev hali koşuşturmalara, mutfakta kaynayan yemeğe kadar gözümde canlandırıyorum. Hatta konuşmalarını duyuyorum.
İçim cız ediyor!
Canım binaların etrafının yıllar içinde bir sürü abuk sabuk yapı ile doluyor oluşunu düşünüyorum. Çimento medeniyetinin, estetikten, mimariden, nasibini alamamış yığınları! Öyle çoğalıyorlar ki diğerlerine nefes alacak, alan bırakmıyorlar. İşgal ediyorlar her yeri. Şuan gün yüzüne çıkmalarının sebebi, kentsel dönüşüm. Ucube binaları yıkan kentsel dönüşüm tarihi yapıları gün yüzüne çıkarıyor. Çarpık yapılaşmadan geriye, moloz yığınları kalıyor. Onlar da ‘Bizden öyle kolay kurtulamazsınız’ dercesine hatırı sayılır bir alan kaplıyor. Çünkü kaldırılmaları zaman alıyor.

Ya depremde yıkılan sayısız bina!
Enkaz kaldırma çalışmaları, enkaza karışan cesetler…
Asbestli molozlar. Ne zaman tamamen temizlenir, nereye dökülürler, bilmiyorum.
Konu son derece önemli!
Yabancı basın da yer veriyor buna. İspanya gazetesi El Pais, “200 milyon ton enkaz var. Bir metre yüksekliğe yığılsa 100 kilometrekare alan kaplar. Barcelona metropolitan kent alanı kadar” diye yazıyor.
Ne kadar alan kaplayacağı dünya basınında da yer alan; asbestli molozlar, felaketin yükünü daha da artırıyor.
Çimento medeniyetinin arasında boğuluyor olmak; geçmişi aratıyor.
Geçmişi arıyor olmak bugünü değersizleştiriyor.
Yeşil ev; hem hüzün, hem umut veriyor…