28 Şubat mağduru birisi olarak oldum olası şu siyaset kurumundan ne vazgeçebildim ne de tam anlamıyla sevebildim çünkü bu memlekette bugün "Ak" dediğimize yarın hiç tereddüt etmeden "Kara" diyebiliyoruz. İnandırıcılığına her zaman şüpheyle baktığım siyaset kurumu da maalesef içtiğimiz sudan aldığımız havaya kadar hayatın her alanına nüfuz etmiş durumda.
Bugün herhangi bir yere, herhangi bir makama, herhangi bir görevin başına birisi gelecekse mutlaka bir şekilde siyaset mekanizmasının içinden geçiyor. "Ben siyaseti sevmiyorum, siyasetle işim olmaz" deme lüksünüz de pek yok. Bağımsız kalırsınız, "Neden destek vermiyorsun?" diye sorarlar. Taraf olmazsınız, duruma göre sizi hain ilan edenler bile çıkar. Hal böyle olunca sevsek de sevmesek de olup biteni takip etmek, anlamaya çalışmak ve yorumlamak zorunda kalıyoruz.
Bugünlerde nereye baksak gündem hep aynı; CHP. Televizyonu açıyorsunuz CHP, sosyal medyaya giriyorsunuz CHP, gazetelere bakıyorsunuz CHP. Sanki ülkenin başka hiçbir sorunu yokmuş gibi günlerdir herkes aynı konuyu konuşuyor.
Geçtiğimiz günlerde çok sevdiğim CHP'li bir dostumu bayramlaşmak için aradım. Sohbet bir şekilde CHP'ye geldi. "Ne olacak bu CHP'nin hali?" diye sordum. Abartmıyorum, neredeyse telefonu kavga ederek kapatacaktık. O derece kızgın ve gerginler. Çünkü ortada sadece bir siyasi tartışma değil, aynı zamanda ciddi bir hayal kırıklığı ve gelecek kaygısı da var.
Öncesini bilmem ama Deniz Baykal sonrası CHP'nin liderlik serüvenine baktığımızda değişen çok fazla bir şey göremiyorum. Baykal kaset operasyonuyla gitti, yerine Kemal Kılıçdaroğlu geldi. Yıllarca seçim kaybetmesine rağmen partinin başında kaldı. Sonra değişim sloganları yükseldi. Bu kez Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu ön plana çıktı. Dün birlikte yürüyenler bugün birbirini eleştiriyor, dün alkışlananlar bugün hedef tahtasına oturtuluyor. Hatta zaman zaman birbirlerine ağır sözler söylemekten de geri durmuyorlar.
Aslında mesele sadece CHP meselesi de değil. Türk siyasetinin genel karakteri haline gelen bir durum bu. Dün ağır sözler söyleyenler bugün aynı masaya oturabiliyor. Dün birbirini suçlayanlar yarın omuz omuza fotoğraf verebiliyor. Dostluklar da düşmanlıklar da çoğu zaman ilkeler üzerinden değil, şartlara göre şekilleniyor.
Belki de benim gibi 28 Şubat dönemini yaşamış insanların siyasete temkinli yaklaşmasının nedeni budur. Çünkü o günlerde insanların hayatları karartılırken birçok siyasetçinin nasıl sustuğunu, nasıl yön değiştirdiğini ve nasıl pozisyon aldığını gördük. Sonrasında mağduriyetler üzerinden çok siyaset yapıldı ama samimiyet konusunda toplumun önemli bir kesiminin kafasındaki soru işaretleri hiçbir zaman tam anlamıyla giderilemedi.
Bugün CHP'de yaşananları izlerken de aklıma hep aynı şey geliyor. İsimler değişiyor, koltuklar değişiyor, sloganlar değişiyor ama siyaset kurumunun alışkanlıkları hiç değişmiyor. Oysa vatandaşın beklentisi çok daha farklı.
Vatandaş kimin genel başkan olacağını, kimin koltuğunu koruyacağını ya da kimin parti içi mücadeleyi kazanacağını konuşmaktan yoruldu. İnsanlar geçim derdini düşünüyor. Emekli ay sonunu nasıl getireceğini hesaplıyor. Gençler gelecek kaygısıyla yaşıyor. Anne babalar çocuklarının eğitimi ve güvenliği için endişeleniyor.
Millet artık siyasi aktörlerin birbirleriyle olan hesaplaşmalarını değil, ülkenin sorunlarına üretecekleri çözümleri görmek istiyor. Çünkü vatandaş için önemli olan koltukların kime ait olduğu değil, o koltuklarda oturanların millete ne fayda sağladığıdır.
Siyaset, millete hizmet ettiği sürece değerlidir. Koltuk mücadelesine dönüştüğü zaman ise vatandaşın gözündeki itibarını her geçen gün biraz daha kaybeder. Bugün CHP'de yaşananlara bakarken benim gördüğüm tam da budur.
Belki aktörler değişiyor, belki dekor yenileniyor, belki sloganlar farklılaşıyor ama sahnelenen oyunun senaryosu uzun yıllardır hiç değişmiyor. Vatandaş ise artık aynı oyunu izlemekten yorulmuş görünüyor.
Kalın sağlıcakla.