30 Ekim 1918 günü imzalanan Mondros Mütarekesi ile Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı’nda çekilmiştir. Fakat anlaşma maddelerindeki belirsiz ve ucu açık hükümler İtilaf Devletleri tarafından istismar edilmiş ve mütarekenin mürekkebi dahi kurumadan Osmanlı toprakları işgal edilmeye başlanmıştır.

Bu işgaller karşında Osmanlı Hükümeti, çaresiz bir duruma düşmüştür. İstanbul’da bulunan işgal güçlerinin de varlığı hesaba katılırsa olan biten karşısında İstanbul Hükümeti’nin sert bir tutum izleyemediği görülmüştür.

Bu arada Karadeniz’de bulunan Rumların artan ayrılıkçı hareketleri karşısında buraların da işgal edilme tehlikesi ortaya çıkmıştır. Hiç değilse bunu önlemek isteyen İstanbul Hükümeti, Mustafa Kemal Paşa’yı geniş yetkilerle görevlendirerek Anadolu’ya göndermiştir.

Mustafa Kemal Paşa, Samsun’a çıktığı andan itibaren halkı Milli Mücadele için bilinçlendirmeye ve örgütlemeye çalışmıştır. Bu konuda kendisi gibi düşünen silah arkadaşları ve vatanseverler ile birlikte Erzurum ve Sivas Kongrelerini toplayan Mustafa Kemal Paşa, işgalci güçlere karşı bir manifesto yayınlamıştır.

Mustafa Kemal Paşa ve yakın silah arkadaşlarının kaleme aldıkları bu siyasi metnin adı Misak-ı Millidir. Bu belge aynı zamanda Türk Milleti’nin işgalcilere karşı bir haykırışıdır.

Fakat gelişen süreçte Misak-ı Milli’den bazı tavizler verilmek zorunda kalınmıştır. Zira Yunan Harbini yapabilmek için ihtiyaç duyulan silah ve cephanenin temini için Ruslarla anlaşan TBMM Hükümeti, bu anlaşma sırasında Batum’u Sovyet Rusya’ya terk etmiştir.

Yine bir başka taviz ise Fransızlarla yapılan Ankara Antlaşması’nda verilmiş ve Hatay, Fransız sömürgesindeki Suriye’ye bırakılmıştır.

Misak-ı Milli’ye aykırı olarak tespit edilen hususlardan biri de Batı Trakya meselesidir. Zira plebisit yapılması gereken Batı Trakya’nın geleceği maalesef halk oylaması ile belirlenememiş ve Lozan Barış Antlaşması ile Batı Trakya, Yunanistan’a verilmiştir.

Misak-ı Milli’den en büyük taviz aslında Lozan Antlaşması sürecinde verilmiştir. Zira Mondros Mütarekesi sonrası haksız yere işgal edilen Musul, Lozan Antlaşması ve devamında gelişen süreçte İngiliz sömürgesi altındaki Irak’a bırakılmıştır.

Bu durum karşısında TBMM içindeki bazı muhalif vekiller ayağa kalkmış ve verilen tavizleri açıkça eleştirmiştir. Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey’in başını çektiği bu muhalifler “cephede kazanılan zaferin masada kaybedildiği” düşüncesindeydiler.

Neticede meclisteki muhalif vekillerin haykırışlarına rağmen Misak-Milli’den bazı tavizler verilmiştir.

Günümüzde tarihini sosyal medyadan öğrenen Türk Milleti, halen daha Lozan Antlaşması’nın süresinin sona ermesinin ardından(!) kaybedilen petrol bölgelerinin geri alınacağını veya Hatay’ın statüsünün değişeceğini düşünmektedir.

Bazıları kimseler ise Misak-ı Milli’yi gerçek dışı, hayalperest bir metin olarak tanımlamaktadır.

Oysa Misak-ı Milli, 1919’un siyasi konjonktürü içinde son derece gerçekçi bir anlayışla, uluslararası metinlere aykırılık teşkil etmeyecek (Wilson Prensipleri) şekilde, özenle hazırlanmış bir belgedir.

Misak-ı Milli tam olarak hayata geçebildiği takdirde milletimize olağan üstü fırsatlar sunacak, devletimizin bölgesinde en büyük küresel güçlerden biri olarak ortaya çıkmasını sağlayacak kazanımlar taşıyordu.

Fakat emperyalistlerin ısrarlı tutumları nedeniyle Misak-ı Milli tam olarak uygulanamamış, daha doğrusu uygulanmasına fırsat verilmemiştir.

Bugün bizler Misak-ı Milli’nin ne olduğunu iyi bilmeli, topraklarımızın nasıl elimizden alındığını iyi araştırmalıyız. Bunu yapmadığımız, geçmişten gerekli dersleri çıkarmadığımız takdirde üzerinde yaşadığımız aziz vatanımızın da aynı ayak oyunları ile bir gün başkalarına verilmek istenebileceğini unutmamalıyız.