2002’de Kore ve Japonya’nın ortaklaşa düzenledikleri Dünya Kupası’nda teknik direktör Şenol Güneş yönetiminde mücadele eden A Millî Takımımız, yarı final maçında şanssız bir şekilde Brezilya’ya 1-0 yenilerek final şansını kaçırmış, ancak Güney Kore’yi 3-2 mağlup ederek Dünya Üçüncülüğü gibi bence bir daha asla gerçekleşmeyecek muhteşem bir zafere imza atmıştı.
Turnuva sırasında oynadığı futbol ve aldığı galibiyetlerle Türk insanını günlerce mutluluk denizinde yüzdüren Ay-Yıldızlıların, özellikle de İlhan Mansız’ın 94. dakikada Senegal’e atıp Türkiye’yi yarı finale bırakan altın golü, çocukluğumuzun bayram sevinçlerini bile gölgede bırakıp çılgınca mutluluklara yol açmıştı.

Her ne kadar takımın başında Trabzonlu bir teknik adam olmasını hazmedemeyen birileri, “Aslında şampiyon olmalıydık.” diyerek bu büyük zaferi akıllarınca küçümseme saçmalığı gösterseler de tarihe kazınan bu başarı, 100 yıl geçse de nesiller boyu ilk olma özelliğini sürdürecektir.
Ne umduk ne bulduk
Buradan gelelim, İtalyan teknik adam Vincenzo Montella yönetiminde grubunda ikinci olup Romanya ve Kosova ile oynadığı play-off maçlarından zaferle çıkarak ABD, Meksika ve Kanada’nın ortaklaşa düzenledikleri 2026 Dünya Kupası’na...

Tam 24 yıl sonra yeniden Dünya Kupası’nda bu büyük şölende boy gösterecek olmanın sevincini yaşarken, bir de grubumuz belli olduğunda hepten umutlandık.
Çünkü ev sahibi ABD dışında Avustralya ve Paraguay gibi uluslararası geçerliliği olmayan takımlarla eşleşmiştik.
Ayrıca, statüye göre 4 takımlı gruplarda ilk iki takımın dışında, en iyi üçüncüler de yoluna devam edecekti.
Üstelik denilenlere göre, bizim takımımız son yılların en üstün yetenekli oyuncularına sahip, çok kaliteli oyunculardan oluşuyordu!
Dakika 1 gol 1
Bu hava ve büyük beklentilerle Avustralya ile olan ilk maçımız için sabahın köründe kurulduğumuz ekran başında tam anlamıyla şoka uğradık.
Çünkü biz, çok büyük oranda sahip olduğumuz topla sağa, sola, yana, geriye oynarken, 3 defa kalemize gelen Avustralyalılar bunların ikisini gol yaparak maçı 2-0 kazandılar.
Biz ise rakip kalede hiç etkili olamadık.
Çünkü iki metreye yakın oyuncularla çakılı defans oynayan rakibin karşısına koyduğumuz 1.70'lik yıldızlara ha bire hava topu atıp gol yapmalarını bekledik.
Bu maçı kaybettik ama Dünya’daki tüm Türkler gibi, Paraguay’ı yener, yolumuza devam ederiz umudundaydık.

Bu kez maç sabahın köründe değil de körünün de köründe olunca, 1 dakika gecikmeyle geçtik TV karşısına.
“Haydin uşaklar” derken gözüm ekranın sol üst köşesine ilişti.
O da ne?
Türkiye: 0 Paraguay: 1 yazıyor.
“La noldi, ne zaman yedik habu golü?” diye kızgınlıkla söylenirken, hanımın sesi duyuldu.
“Ne oldu ya, yavaş konuş, milleti uyandıracaksın.”
“Ne yavaşı kız?” diye kızdım. “Baksana şuraya, sanki koridorda gol yedik, maça mağlup başlamışız.”
Neyse ki ilk yarı bitmeden Paraguay 10 kişi kalınca keyfimiz yerine geldi.

“Devrede Kerem ile Yunus’u çıkarır, Barış Alper’i sağ açığa, Deniz Gül’ü de santrfora koyar, ikinci yarıda golleri atarız.” deyip umutlandık.
Derken, her yenik oynanan maçta olduğu gibi, dakikalar su gibi aktı; hakemin düdüğüyle herkes yere baktı.
Çünkü 24 yıl sonra büyük umutlarla gittiğimiz Dünya Kupası’na, değil kazanmak, tek gol bile atamadan, bir puan bile alamadan veda ettik.
TTTS’SİZ OLMAZ
Hem de Avustralya maçında yüzde 72,
Paraguay maçında yüzde 78 oranında topun bizde kalmasına,
Toplamda 13’ü isabetli 65 şut çekilmesine,
2 topumuzun direkten dönüp,
Tam 101 kez de rakiplerin ceza sahasına girmemize rağmen...
Şimdi herkes bunun irdelemesini yapacaktır ama ömrünün yarım asırdan fazlasını futbolcu, diplomalı antrenör, yönetici, spor müdürü, futbol yazarı, TV program yapımcısı ve yorumcusu, Üst Klasman Temsilcisi, TÜFAD, TSFAD ve TSYD üyesi olarak futbola vermiş birisi olarak, biz de biraz ahkâm keselim.
Bunun sebebi TTTS olabilir mi acaba?
Nedir bunlar?
Birinci T: Tempo,
İkinci T: Temas,
Üçüncü T: Trabzon,
S de santrfor.
Yani, bizde hiç olmayan.
Öyle rakibe uzak durup, hiç rahatsız etmeden istediklerini yapmalarına izin verirsen,

Ayağındaki topları da “aldım sağdan, verdim sola, olmadı döndüm geriye” şeklinde ağır çekim dolaştırırsan, öne oynadığında pozisyon bulacağın yerde topu santradan kalecine gönderirsen, bunun adı futbol değil, küçükken dediğimiz gibi kıvırtmalı olur ki ancak “Top bende daha çok kaldı.” diye övünürsün.
O zaman soralım; sen o topla kazanmak için ne yaptın?
Pozisyon mu buldun, gol mü attın?
“Yok ama, iyi çevirdim!”
Hesap ortada işte;
Avustralya ve Paraguay’dan kalemize 6 şut gelmiş, 3’ü gol olmuş...
Ayrıca Türkiye şartlarında buna bir de mutlaka golcü bir forvet katacaksın.
Metin Oktay, Şenol Birol, Fevzi Zemzem, Cemil Turan, Fethi Heper, Burak Yılmaz, Fatih Tekke, Hami Mandıralı, Tanju Çolak, Feyyaz Uçar gibi...
Yok mu?
Onu da ilk 11’de 11 yabancıyı serbest bırakanlara sor!
Bu arada Uğurcan’a da büyük geçmiş olsun!
Eğer Galatasaray’da değil de hâlâ Trabzonspor’da olsaydı, ceza sahasının dışından yediği o birbirinin aynısı iki gol ve turnuvanın en kötü kalecisi seçildiği için duman edilmişti.
Şimdi lafını bile eden yok!

Bu arada yıllarca Messi, Mbappé, Neymar gibi dünya yıldızlarına çuvalla para saydığı hâlde hatırı sayılır bir başarı elde edemeyen PSG’de, İspanyol teknik direktör Luis Enrique bunları gönderip kadrosunu koşan, mücadele eden ve oyunu iki yönlü oynayan oyunculardan oluşturunca almadık kupa bırakmadı.
Bence, bazı futbolcular için millî takım defteri artık kapanmalı...
Ayrıca oyuncu seçimlerinde de adaletli davranılmalı ve İstanbul takımlarının oyuncularına öncelik tanımaktan vazgeçilmelidir.