Dünya Türk Birliği’nin ve Türk Dünyası vizyonunun yeniden konuşulduğu bugünlerde, Türk milletinin yalnızca Anadolu’dan ibaret olmadığını bir kez daha hatırlamak gerekir. Orta Asya’dan Balkanlar’a, Kafkaslar’dan Sibirya’ya kadar uzanan geniş coğrafyada yaşayan Türk toplulukları; farklı dinlere, kültürlere ve yaşam biçimlerine sahip olsalar da ortak tarihî bağlar taşımaktadır.
Bu topluluklardan biri de Pakistan’ın kuzeyinde, Afganistan sınırına yakın yüksek vadilerde yaşayan Hunza halkıdır. Hunzaların kökeni konusunda farklı görüşler bulunsada, araştırmacılar onları eski Orta Asya topluluklarıyla ve Hunlarla ilişkilendirmektedir.
Yüzyıllardır dağlık bölgelerde yaşayan Hunza toplumu, doğal yaşam tarzı, sağlıklı beslenme alışkanlıkları ve uzun ömürleriyle dünyanın dikkatini çekmiştir. 120-150 yıl yaşadıkları veya kanser hastalığının hiç görülmediği gözlemlendiği için, sağlıklı yaşam kültürleri pek çok araştırmaya konu olmuştur.
Türk halklarının genelinde görüldüğü üzere; Hunza toplumunda kadınların sosyal hayattaki yeri oldukça güçlüdür. Aile ve toplumsal yaşamda kadınların söz sahibi olması dikkat çekici özelliklerinden biridir. Toplumsal meselelerde ise istişare kültürüne önem verilir; ortak akıl ve toplumsal uzlaşı esas alınır.
Türk dünyasının en kuzeyinde yaşayan Yakut (Saha) Türkleri ise Sibirya’nın zorlu iklim şartlarında varlıklarını yüzyıllardır korumayı başarmış kadim bir Türk topluluğudur. Ana dilleri Saha Türkçesidir. Geleneksel inançlarında doğaya ve gökyüzüne duyulan saygıyı temel alan Tengricilik ve Şamanizm izleri uzun yıllar yaşamış, günümüzde ise büyük çoğunluğu Hristiyanlığın Ortodoks mezhebine bağlı olmakla birlikte eski Türk inanç ve kültürünün birçok unsurunu geleneklerinde yaşatmayı sürdürmektedir.
Macarlar ise köken bakımından Ural dil ailesine mensup bir halk olmalarına rağmen, tarih boyunca Türk topluluklarıyla yoğun siyasi, askerî ve kültürel ilişkiler kurmuşlardır. Bu etkileşim sonucunda dillerine yüzlerce Türkçe kelime geçmiş, geleneklerinde ve devlet teşkilatlarında Türk kültürünün izleri görülmüştür.
Günümüzde Macaristan halkının büyük çoğunluğu Hristiyanlığın Katolik ve Protestan mezheplerine mensuptur. Buna rağmen Macaristan’da Hun ve Türk mirasına duyulan ilgi canlılığını korumakta, birçok kültürel etkinlikte bu tarihî bağlar yaşatılmaktadır.
Türk dünyasına genel olarak baktığımızda ise karşımıza büyük bir kültürel ve inanç çeşitliliği çıkmaktadır.
Tarih sahnesinde önemli bir yere sahip olan Hazar Kağanlığı’nın yönetici kesiminin Museviliği benimsediği bilinmektedir.
Sibirya’da yaşayan Tuva Türkleri arasında Budizm ile eski Türk inançlarının, Göktanrı inancının izleri birlikte görülmektedir.
Moldova’da yaşayan Gagavuz Türkleri ise Ortodoks Hristiyan olmalarına rağmen Türkçenin Oğuz grubuna ait Gagavuz Türkçesini konuşmakta ve Türk kimliklerini korumaktadır.
Kafkasya’da yaşayan Avarlar ise günümüzde çoğunlukla Müslümandır. Tarih boyunca farklı topluluklarla etkileşim yaşamış olsalar da kökenleri konusunda farklı akademik görüşler bulunmaktadır.
Aslında Orta Asya’dan başlayıp Balkanlar’a kadar uzanan geniş coğrafyada, zaman içerisinde farklı dinleri benimsemiş, dilleri ve kendileri asimile olmuş, farklı devletlerin içerisinde yaşamış ve çeşitli kültürlerle kaynaşmış, ancak Türk tarihinin izlerini dünyanın birçok bölgesinde yaşamaya devam eden çok sayıda Türk topluluğu ve Türk Devletleri bulunmaktadır.
Anadolu’da da tarih boyunca farklı etnik ve kültürel etkileşimler yaşanmış, çeşitli aşiretler ve topluluklar birbirleriyle kaynaşmıştır. Bu durum, tarihimizin doğal bir parçasıdır.
Bizler Anadolu’da yaşayan, Elhamdülillah Müslüman Türkleriz. Ancak şunu da unutmamak gerekir ki Türk olmak ile Müslüman olmak aynı kavram değildir. Tarih boyunca Türkler; Gök Tanrı (tek tanrı)inancına, Budizme, Maniheizme, Museviliğe, Hristiyanlığa ve İslam’a inanmışlardır.
“Din, insanın inanç tercihidir; Türk kimliği ise tarih, kültür, dil ve ortak hafızayla şekillenen köklü binlerce yıllık bir medeniyetin adıdır.”
İşte bu nedenle Türk Dünyası denildiğinde aklımıza yalnızca aynı dine mensup insanlar değil; ortak tarihî mirası paylaşan, farklı coğrafyalarda yaşayan milyonlarca insan gelmelidir. Birlik; tek tip olmak değil, ortak köklerden gelen farklı renkleri aynı çatı altında buluşturabilmektir. Türk Dünyası’nın gerçek zenginliği de tam olarak burada yatmaktadır.
Bugün Türk dünyası, yalnızca tarih kitaplarında kalan romantik bir ideal değildir. Yaklaşık 300 milyonluk nüfusu, Asya ile Avrupa’yı birbirine bağlayan stratejik coğrafyası, zengin enerji kaynakları, genç nüfusu ve büyüyen ekonomileriyle dünyanın yükselen güç merkezlerinden biri olma potansiyelini taşımaktadır.
Organization of Turkic States çatısı altında Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan ortak projeler geliştirirken; Türkmenistan gözlemci ülke olarak sürece katkı sunmaktadır. Ortak alfabe çalışmaları, eğitim ve kültür projeleri, ticaret koridorları, ulaştırma ağları ve savunma alanındaki iş birlikleri, Türk dünyasının geleceğe daha güçlü adımlarla ilerlediğinin göstergesidir.
Gerçek birlik; ortak tarihini bilen, kültürel bağlarını koruyan ve geleceği birlikte inşa edebilen bir Türk dünyası oluşturmaktır. Çünkü en büyük güç, yalnızca ortak geçmişe sahip olmak değil, ortak hedefler doğrultusunda birlikte hareket edebilmektir.
“Ne Mutlu Türküm Diyene.!”