40 yıldır edebiyatın içinde sayılırım. Kitap fuarlarında, salonlarda ve sınıflarda okurla buluşuyoruz. Şiir, roman ve oyunla anlatmaya çalıştıklarımızı yüz yüze paylaşmak çok keyifli.
Şana Taka Kütüphanenin yanı sıra üç ayda bir yayınlanan RUHUN GEMİSİ ŞANA TAKA dijital dergisi ve yeni romanım GİZLİ GEÇİT’le geçiyor günlerimiz.
Bu arada çok sık olmasa da söyleşiler yapıyoruz.
Özellikle merkeze uzak okullarda çocuklarla gençlerle edebi sohbet beni çok mutlu ediyor çünkü okul günlerimi hatırlatıyor.
***
“Hamamizade İhsan Bey Kültür Merkezinde bir söyleşi yapmaya ne dersiniz?”
Kentte “Edebiyat” denildiğinde ilk akla gelenlerden biri olan ve Türkiye Dil ve Edebiyat Derneği Trabzon Şubesinde “İstişare Kurulu Başkanımız” KTÜ Edebiyat Fakültesinden Prof. Dr. Ülkü ELİUZ Hocamıza kim olumsuz cevap verebilir ki?
“Tabii ki.”
“Yazmak Üzerine…”
Adı konulmuştu, günü ve saati de tamam…
15 Ekim Perşembe akşamı salon dolu sayılırdı.
Ve dolu dolu bir söyleşi gerçekleşti sanki…
İzleyicilerimizin gözlerinden anladım, dikkatlerinin dağılmamasından…
Kitaplarımı, oyunlarımı, köşe yazılarımı çok iyi analiz etmişti Ülkü Hoca, yerel renklere ağırlık verdiğimin altını da özellikle çizdi.
“Dersine çok iyi çalışan bir moderatör”le karşılaştığımı itiraf etmeliyim.
Konuştu, konuşturdu.
Unuttuklarımı hatırlattı, anlatmak istemediklerimi de anlattırdı sanki.
Uzun zamandır özlemini çektiğim keyifli bir söyleşi olduğu için kendilerine teşekkür ediyorum.
***
Trabzon Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Metin Genç adına söyleşimize katılan Kültür, Sanat ve Sosyal İşler Dairesi Başkanı Erdem Zekeriye İskenderoğlu’nu,
Ankara’da toplantısı olduğu için katılamayacağını ifade eden Ortahisar Belediye Başkanı Ahmet Kaya’yı,
Kültür ve sanata emek veren yazar dostlarımızı,
Üniversite ve lise öğrencileriyle sivil toplum kuruluşlarının saygıdeğer mensuplarını,
Yağmurlu bir Trabzon akşamında bizleri yalnız bırakmadıkları için yeniden selamlıyorum.
***
Aslında her şey bir sepet kitapla başlamıştı.
İlkokulu bitirdiğim yıl, annem, teyzemin oğlu ‘Necmi Abi’nin kitaplarını getirmişti.
Romanlar, şiirler, masallar ve Zagor’la Kaptan Swing gibi dergiler.
Tarihi köy evimiz ki içinde fırın bile vardı.
Etrafındaki iskemleler üzerinde yerimizi aldığımız kara ateşe doğru uzanırdı simsiyah zincirler…
Ocak başındaki kül yığını altında uğur getirsin diye at nalı bulundururduk.
Kapı üstünde de kıvır kıvır koçboynuzu…
Şimdi de bu ahşap taş karışımı, üstü kiremit örtülü evde mini bir kitaplık oluşmuştu.
Tahtalarını bulmuş, dedemin tütün koyduğu rafın yanında yeni bir raf sahibi olmuştum.
Benim okuma serüvenime ivme kazandıran, zaman zaman da yazdıran bir süreç başlamıştı. Özellikle Beydaba’nın Kelile ve Dimne’sinden çok etkilendiğimi söyleyebilirim. Yıllar sonra yazdığım ve DT repertuvarında bulunan ORMANYA adlı oyunum buradan doğmuştu. Bu eser, Türkiye’de hayvanların da izlediği ilk oyundu.
İstanbul AKM ve Ankara MEB Şura Salonuyla birlikte Mydonose Showland’de sergilenerek 30 bin izleyiciye ulaşan BU TOPRAĞIN ÇOCUKLARI müzikali de rahmetli Temel Dedemin anlattığı Kurtuluş Savaşı hatıralarından… Aldığı madalya boynumdaydı ve hikâyesini paylaştım saygıdeğer izleyicilerimizle… Ve bu madalyadan güç aldığımı, onun sahibine borçlu olduğumuzu ifade etmeye çalıştım.
***
İzleyicilerimize ‘Edebiyat Mutfağı’ndan bahsettim.
Kısaca bol malzeme…
Çok ayrıntılı karakter çalışması yapmalarından…
Özellikle de “kötü karakterleri çok iyi çalışmaları” gerektiğinden…
GİZLİ GEÇİT adlı yeni romanımın üç çıktısı yanımdaydı ve en az üç çıktı daha aldıktan sonra editörüme gönderebilirdim. Çıktılar üzerinde renkli kalemlerle yaptığım düzeltmeleri, notları paylaştım, her yeni çıktıda biraz daha zenginleşiyordu çalışma ve yayınlanma aşamasına doğru bir yolculuk devam ediyordu.
***
Yazmak, bir sofra hazırlamak gibiydi.
Ve bizler sadece bugün için yazmıyorduk, yüzlerce yıl sonra okunma ihtimali de güç veriyordu insana.
Çünkü edebiyat, günlük koşuşturma arasında sığınılabilecek en güvenli limandı.
Çocuklar ve gençler kalemle kâğıtla yakın olmalıydı, müze ve sergi salonlarını gezmeli görmeliydi.
***
İnsan, yazarken bir yaratığa dönüşüyordu.
Karakterlerle bütünleşiyor, olayların içinde buluyordu kendini.
Ve yazdıkça yazdıkça bir kartopu gibi büyüyordu her şey.
Onca konu bolluğunun ortasında sıkıntı çekmek mümkün değildi ve ilerledikçe siz bile yazdıklarınıza inanamıyordunuz.
***
Dünyanın en zor işlerinden biri…
“Yazanlara, yazmak isteyenlere öneride bulunmak!”
Okusak da yazsak da…
Sonuçta hepimiz 29 harfin etrafında dönüp dolaşıyoruz.
Güzel şiirler, romanlar, oyunlar, öyküler ve denemelerin doğuşunun simgeleri belli.
Bütün mesele onları yan yana, alt alta getirmek…
Nasıl ki aynaya bakarak kendimizi görebiliyoruz…
Yazarken de bunu yapma şansımız var.
Yazdıklarımızı beğeniyor muyuz?
Eleştiriye hazır mıyız?
Zayıf ve güçlü yönlerimizi fark ettik mi?
Kendimize not vermeyi hiç düşündük mü?
Değişim ve dönüşümü başlatma konusunda bir takvimimiz var mı?
Soruları çoğaltabiliriz ama şunu iyi bilmeliyiz ki “başlamadan bitiremeyiz”.
Ve başlamak için “edebiyat mutfağımız” ne durumda?
Ne diyelim?
İyi okumalar ve yazmalar sevgili dostlarım.