Bu kez sınırlarımızın dışında…
Bize uzak sayılsa da şah damarımızdan daha yakın gibi…
Vadisini bulan su…
Yuvasına dönen göçmen kuş…
Atasına, annesine kavuşan çocuk gibi…
***
Bir şeyler olacak.
Bizler, olur olmaz şeylerle oyalanırken…
Türkçe büyüyor, şarkılarla türkülerle yükseliyor.
Şiirle, romanla, öyküyle…
Tiyatroyla, sinemayla…
Mutlulukla karışan bir hüzün bu…
Yüzyıllara sığmayan büyük bir özlem…
***
Türkiye Cumhuriyeti’nin 103. kuruluş yıldönümü yaklaşırken…
624 yaşındaki ‘Osmanlı’yı büyük bir saygıyla selamlıyor, Selçuklu ve Göktürk devletlerine de sadece tarih sayfalarında değil kalbimizde de yer açıyoruz.
Karadeniz ve Hazar’ın kuzeyindeki ‘Kıpçak Yurdu’nu da hesaba katarsak muazzam bir coğrafyada izlerimiz olduğunu bir kez daha anlıyoruz.
Şimdi sıra geldi bu büyük uygarlığın yeniden dirilişine…
Sosyal medyanın da desteğiyle…
Bir tür “kardeşler buluşması” olacak gibi…
***
Her geçen gün Türk dizilerini izleyenler çoğalıyor.
“Türk dizilerinden Türkçeyi öğrenmek” gibi bir gerçeklikle karşı karşıyayız.
Başlıyor bir “İstanbul merakı”, “Türkiye ilgisi”…
Müzik de öyle…
Yıllardır notalarına ve yorumlarına bağlı prangalarından kurtulurcasına dünyanın dört bir köşesinde çalınıyor, söyleniyor.
Turizmin de etkisiyle olmalı…
Özellikle “Türkistan” olarak yeniden isimlendirilen “Orta Asya” coğrafyasında çocukların gençlerin dilinde bizim şarkılar…
Duyduklarınıza inanıyorsunuz, gördüklerinize…
Sanki yeniden yazılıyor tarih, ruhsuz sınırlar anlamını kaybediyor.
Bir şeyler oluyor!
***
Bizler, gezdikçe gördükçe, öğrendikçe farkına varıyoruz Türk’ün, Türkçenin…
Dedeme “Temel Aga” derdi rahmetli babam.
Kız çocuklarına “kıcı” derdi rahmetli babaannem, büyük yağmurlara da “boran”…
Çocukken, ocak başındaki kül yığını altında sürekli bulundurulan at nalı fazla ilgilendirmezdi bizi… Fakat sonra öğrendik ki eski bir Türk âdetiymiş, Şaman geleneği… Ocak, evin ruhunun yaşadığı en kutsal yer olarak kabul edildiğinden ve demirin de kötü ruhları kovduğuna inanıldığından…
***
Fındık dalda kalmışmış, üzüm bağda…
Elma armut para etmemişmiş…
Deniz, balığa hasret sofraların imdadına palamutla yetişmişmiş…
Şüphesiz çok çok önemli fakat tüm bunların arka planında bir şeyler oluyor.
Bu kez kılıçla kalkanla, topla tüfekle değil…
Yazıyla, notayla, sinemayla, edebiyatla…
***
Savaşlar da bitecek bir gün.
Sürekli toprak kaybeden bir imparatorluk bakiyesi üzerinde kurulan Türkiye’de moraller de düzelecek.
Bir şeyler olacak!
Hiç kimse belediyede borsada halkı soyup soğana çeviremeyecek.
Milletin gözünün içine baka baka yalan söyleyemeyecek.
Yalan söyleyenler de bir daha gün güneş göremeyecek.
Suyun, ekmeğin, kahvenin tadı geri gelecek.
Zamanını tam olarak kestirmek imkânsız ama…
Dilimiz ve kimliğimizin gölgesinde...
Başımız dik, alnımız ak...
Paramız değerli mi değerli, pasaportumuz da öyle…
Uzayda üssümüz kurulacak, Antarktika’da gözlemevimiz…
Mardin ve Mersin’e gider gibi araçlar kalkacak.
“Mars’a bir iki, Mars’a bir iki...”
Sağda solda kim varsa hepsinin de şekli şemali değişecek.
Bir şeyler olacak.