Masmavi kelimesi eksik gibi geliyor bana gördüklerimin karşısında! Büyülenmiş gibiyim. Başka bir renk var burada. Renk skalası haznemde olmayan bambaşka bir renk! Kendimi akvaryumun üzerinde yürüyor gibi hissediyorum. Kapımızın önünde dev bir Vatoz balığı bizi bekliyor “ Hoş geldiniz “ dercesine kuyruğunu iki defa kuma çarpıp gözden kayboluyor. Daha gelir gelmez dev bir Vatozla karşılaşmak beni ve kızımı çok heyecanlandırsa da bir an önce üzerimizdekilerden kurtulup, denize atmak istiyoruz yorgun bedenlerimizi. Kaldığımız yer -water villa- denilen denizin üzerine yerleştirilen odalardan. Zoo Been önceden uyardı bizi. Akşam 18.30’dan sonra denize girerken çok dikkatli olmamız gerekiyormuş. Köpek balıkları varmış.

Odaya girer girmez Melisa ile verandamızdaki merdivenlerden suya atıyoruz kendimizi! İşte buuuuu… Diye bağırıyorum avaz avaz!
Allahım bu nasıl güzel bir sudur böyle… Sıcacık. Tuzu az… Tertemiz… Suyun dibindekileri taramaya başlıyoruz. Her yer ölü mercanlarla kaplı. Kumsallın bembeyaz olmasının sebebi de bu mercanlarmış. Bir süre sonra suyunda etkisiyle kırılıp ufalanıp beyaz kumlara dönüşüyorlarmış.
Tuhaftı ama çevreye yayılan huzuru iliklerimize dek hissedebiliyorduk. Ve ilk defa memleketimden uzaklaştığım için huzurluydum. Çünkü ülkem adeta savaş arenası gibiydi. Her şey çok fazla yorucu ve acı doluydu. Başka insanların acılarına üzülmekten, son dönemde yazdığım romanımı bile elime alamaz olmuştum. Tüm duygularımı kilitlemişti… Her yana sinmiş barut ve kan kokusuna karşı, insanların samimiyetsizliği, ruhsuzluğu, menfaat peşinde koşuşturma hırsları, ülkemin insanını da tuhaflaştırmıştı. Oysa burada hiç biri yoktu. Huzur kokuyordu her yer. Hem de derinliği kilometreleri bulan derin bir huzur…

Tüm bunları düşündüğüm sırada bir cismin bana doğru yüzdüğünü fark ediyorum.

Aman Tanrım o da ne! Yeşil- kahve renk arası en az 1 metre boyunda kalın gövdeli bir yılan!

Korkup kaçmam gerekiyor değil mi? Yok… Kaçmıyorum… Korkmuyorum da! Öylece efendice yanımdan geçip gitmesini bekliyorum. Sonuçta onun yaşam alanı. Artık yaratılan her şeye saygı duyuyorum. Sineğe de, yılana da, fareye de… Hem son dönemde gördüğüm iki ayaklı çıyanların yanında artık yılanın bile masum bir yaratılan olduğunu biliyorum.

Biz Türkler çok cana yakınız, misafirperveriz falan diyoruz ya… Bilin ki kesinlikle bir uydurmaca bu! Maldiv halkını ve oraya gelen Hint insanının cana yakınlığını ve güler yüzlülüğünü gördükten sonra bunun bir şehir efsanesi olduğuna karar veriyorum. Hintlilerden bahsetmişken, minik bir not: Elleriyle yiyorlar.

Yemekler hatta ekmekler bile sarımsaklı! Benim gibi kokulara hassasiyeti olan biri için bu biraz sıkıntılı bir durum olsa da 4. Gün sonunda her şeye alışıyor gibiydim. Kahvaltı sorunu burada da var. Peynir yok! Zeytin akşam yemeğinde var kahvaltıda yok.

Bir ayrıntı daha… Hintliler tişört ve şortla suya giriyorlar. Havuzda, denizde… Hep giyinikler. Kadınların haşama vari kıyafetlerine aşinayım ama erkekleri de bu şekilde görmek bana cübbeli Ahmet Hoca’yı hatırlatıyor. Malum kendisi 70 derece sıcakta çıplak, eşi çarşafla güneşleniyordu. Hintliler de durum eşit. İki cinste kıyafetleriyle yüzüyor.

Geceleri dans eden yengeçleri izliyorum kumsalda. Bu benim için çok önemli. Çünkü bir - ada kurgusu - olan romanım – BİLİNMEYEN - de yazdığım – Yengeç – sahnelerimle bire bir örtüşüyordu gördüklerim. Oysa ben o sahneleri hiç görmeden yazmıştım. Ve anladım ki şükredecek ne çok şey var benim için…

Maldiv için –Balayı Adası- demelerine anlam veremiyorum… Çünkü otelde birçok çocuklu aile var. Aşk falan hikâye… Ortam o kadar güzel ve etkileyici ki, düşmanınızı da koysanız 3. Gün ona bile âşık olabilirsiniz.

Adayı dolaşmak için istediğim shutlee’ye binerken-besmele- çekiyorum. Şoför gülümseyerek soruyor ” Müslüman mısınız? “. Evet, cevabını alınca “ çok sevindim oysa ben sizi Rus sanmıştım… “ Diyor sevinçle…“ Yok, anam yok Rus mus değiliz! Hem bu aralar onlarla aramız bozuk diyorum” Türkçe… Anlamıyor ne dediğimi… Gülümsemeye devam ediyor.

Dalları yere doğru ağaçlar,  tam benlik ılık bir deniz, adaya hakim olan muhteşem plumeria çiçeği, renk renk sürüngenler, adanın sahibi adını bilmediğim tuhaf sesli kuş, sivri biber kılıklı balıklar,1 metre bile yükselti olmaması yüzünden artan tsunami korkum, küresel ısınma sonucu 100 yıl sonra batacak olan, müthiş dalgakıranlarla akvaryuma dönüştürülen mavi-yeşil bir ada, su kabağına benzeyen garip balıklar,somurtkan Çinliler, inançları gereği ineğe tapan Hintliler ve kurban bayramında o tanrıları kesip yiyen biz Türkler… Şimdi oturmuş birlikte bakıyorduk dualarımda ki dolunaylı gökyüzüne.

Kısa kelimelerle geçiştirmek zorunda kalsam da, hiç dönmek istemesek de, ömrümün en güzel tatilini bu kısmını sonlandırıp bu defa başka bir cennete doğru uçmak üzere çoktan yol almıştık bile…