Anlaşılan o ki Trump, “Ağzından çıkanı kulağı duymaz”, ya da “Söylediğini anlamaz”, dahası “zıvanadan çıkmış!”
Hem de öylesine çıkmış ki, daimi sınır komşumuz, yetmedi “dindaşımız” İranlılara, yöneticilerini bahane ederek bırakın hakaret saymayı, uluslararası hukuka göre suç bile olacak kem sözleri sıralayıp durdu, duruyor.
En sonuncusunu da, hem de en ağır üslup ve kelimelerle komşumuz İran’a, yanı başından, Ankara’dan yaptı.

Ankara'daki NATO Zirvesi'nde yaptığı konuşmada, İran ile ateşkesin tekrar (!) sona erdiğini ifade ederek (ki ermesi için provakosyonu kimin yaptığı bile belli) İranlı liderleri bahane ederek dolaylı olarak İran halkını, "yalancılar", "pislikler", "kötü niyetli", "şiddet eğilimli" ve "hasta insanlar" olarak nitelendirdi.
Komşuluk adına bizim için acı olan nedir? Bilir misiniz?
Trump’ı, “Düşmana gerek duydurtmayacak dost” saymak yetmezmiş gibi, öyle veya böyle sıcak savaş yapmadığımız İran halkına yapılan hakaretin merkezi olmamız!
KARDEŞ CANINA KIYMAK…
Hem de, yüzlerce binlerce mezar taşına;
“Mal sahibi, mülk sahibi, hanin bunun ilk sahibi” yazılmış iken…
Mal mülk için “Kardeşin kardeşi vurduğu” onlarca vaka ile hemen hemen her gün muhatap olmak neyin nesidir?
Hem de kendini, “Dünya hayatını sadece bir imtihan yeri” olarak kabul eden, sayan bir dinin de mensubu iken!
Aha daha dün Düzköy, ardından Fatsa’da... Kim bilir hangi gün, belki de her gün ülkenin dört bir yanında…
Hiç uzatmaya, evelemeye gevelemeye, hatta “İpe un serer” gibi mazeret aramaya gerek yok!
Maddiyatın, maneviyatın önüne geçtiği, geçirildiği bir ben diyeyim “düzende”, siz söyleyin “sistemde”, birileri desin “Ülke”de kan bağı bile kardeş canına kıymanın önüne geçilemiyor ise, hani denir ya; “Şapkayı önüne koyup düşünmek” bile yetmez!
Çünkü Allah’ın “insan” diye yaratıp, “akıl” ile donatıp, “kul” hanesine kayıt eyleyip, kullansın diye “irade” diyerek verdiği tek ayrıcalıktan yararlanmasını bilmeyenler için değil hayvana, dahası insanı, ille de kardeşe kıymak bile sıradanlaşmış ise, vay halimize ki vay!
ATEŞDE YANARKEN, DEREDE YIKANMAK…
Ülkenin, ümmetin ahvaline bakınca bir yanda “Vur patlasın çal oynasın”, diğer yanda, “Ben ateşte yanıyorum, sen derede yıkanıyorsun” diyecek kadar her bakımdan zor şartların içinde olanları görmemek mümkün mü?
Geçen hafta televizyonda izlediğim filmde mahalle sakinlerinden birinin, “Geçmişte mahalle biri vefat ettiğinde, bir hafta radyodan bile müzik dinlenmez, kapatılırdı. Adeta yas tutardık. Şimdi konserlere gidiyorlar” diye tarif yaptığını kısa bir şekilde paylaşmıştık.
Şimdi, komşusu ateşin içinde iken, kendisi derede yıkananların, yetmedi üstüne üstlük susanların varlıkları ile karşı karşıyayız.
Hele hele, görüp de de susanların!
Hem de, “Haksızlık karşısında susan” diye tarif edilenlerden bir haline gelecek kadar…
Sahi! “Haksızlık karşısında susan” denilip de “dilsiz” kimler sayılıyordu?
DÜNDEN BUGÜNE
Ölüye değil, ölümlere…
14 yıl önce yine bugünlerde dile getirmişiz.
Değişen pek bir şey de olmamış maalesef!

Albert Camus'un (1913-1960); "Bir ülkeyi tanımak istiyorsanız, o ülkede insanların nasıl öldüğüne bakın" dediği pencereden Türkiye'de sadece bir güne baktığımızda neler görüyoruz?
-Bir günde, 4 kadın, eşleri tarafından bıçaklanarak öldürüldü.
-Bir günde, 7 işçi korkunç şekilde can verdi.
-Bir günde, aile için şiddetlerde kan aktı. 5 kişi öldü, 9 kişi yaralandı.
-Bir günde; 17 kişi trafik kazasında hayatını kaybetti.
"En kötü gerçek en güzel yalandan iyidir" penceresini de aralayarak devam edersek, bu vakalarla ilgili ve yetkililerinin tutumunu Orhan Veli ile birlikte şöyle tarif edebilir miyiz?
Ne öldürülen kadınlar,
Ne can veren işçiler,
Ne de, trafik kazasında hayatını kaybedenler.
Bir ellerinde cımbız,
Bir ellerinde ayna,
Umurlarında mı Türkiye!
OSMANLICAYA MERAK SARANLARA…
Bazen, Osmanlıca'ya merak saranlara denk gelince, benim de aklıma Ziya Paşa (1825-1880) geliyor. Osmanlıca, Türkçe karışı kelimeleri kullandığı “Kıssadan hisse” da sayabileceğimiz dizelerini bugün de paylaşacağım.

Ama bu kez, Türkçe karşılıklarını tam olarak vermeyeceğim.
Yaz-ma-ya-cağım!
*
Milyonla çalan mesned-i izzette ser-efraz,
Birkaç kuruşu mürtekibin cây-ı kürektir.
*
Bed-asla necâbet mi verir hiç üniforma,
Zer-dûz palan vursan eşek yine eşektir
*
Milliyeti nisyan ederek her işimizde,
Efkâr-ı Frenge tebaiyyet yeni çıktı.
*
Hak söyleyen evvel dahi menfur idi gerçi,
Hainlere amma ki riayet yeni çıktı.
KISSADAN HİSSE
Hisse almasını bilenler için bugünün kıssası, Ümit Yaşar Oğuzcan’ın (1926-1984) “Ötesi Yok” şiirinde var.

Aşk için yer yüzünde, uzaktan ötesi yok.
En uzun gecelere, şafaktan ötesi yok.
Yaklaşanlar Tanrı’ya o gerçek aşıklardır,
Nehirlere denize varmaktan ötesi yok.
Taş bir duvardır her gün dikilen karşımıza,
En ulu ağaçlara yapraktan ötesi yok.
Elverir bunca keder, yeter bunca ayrılık,
Tutuşmuş bir dal için ocaktan ötesi yok.
Ne çıkar bu som ateş isterse hiç sönmesin,
Yanan için çöllerde sıcaktan ötesi yok.
Elbette ömür biter, can gider ey sevgili,
Aşkı sende bulana, topraktan ötesi yok