Sizi geçmişe götüren bir şarkı gibi… Her kim size “benim için üzülme” diyorsa… Bilin ki “üzül” diyor usulca ve en derininden…
İnsanız nihayetinde…
Bencilliğin ilk adresi…
Çok sevilelim isteriz, unutulmayalım.
İyi de hafızamız “unutmaya” endeksli…
Dedemizi ninemizi hatırlıyoruz, onların dedesini ve ninesini! Ya sonrası!
Sanki bulunduğumuz yerde ruhumuz haberdar edilecek: “Arkadaşların seni konuşuyor Meydan’daki çınar ağacının gölgesinde… Adın geçtiğinde gözyaşı dökenler bile oldu…”
Güzel hatırlanmak için muhteşem bir çaba gerekiyor.
Çünkü sen de günün birinde karışacaksın kalabalığa, sonsuzluğa…
Belki bir adın kalacak geriye…
***
Üzülmek insani bir şey…
Göre göre, duya duya ruhumuza siniyor; dilimizden dökülüyor, gözlerimizden…
“Hadi gel sana üzülmeyi öğreteyim” sözünü hiç kimseden duyamazsınız.
Aslında empatinin nirvanası…
Abartıldığında ise rahatsız edici bir hal alabiliyor.
***
Oldum olası üzülmeyi Doğu toplumlarının ajandasında hayal ederim.
İnsanlar işi gücü bırakmışlar, en yakınından başlamak üzere uzaklara doğru büyütülen daireler içine üzüntülerini çizmişler.
Yıllar yıllar öncesine gittiğimiz de oluyor, sonrasına da…
Bi hatırlayalım, nelere üzülmüyoruz ki?
Fakat elimizde değil, öyle kodlanmışız herhalde…
Bir kâhinden duyarcasına…
“Ömrün üzülmekle geçecek.”
***
Olayın sadece seninle benimle ilgisi yok, herkesle…
İnsanlarla konuşurken ses tonlarından, gözlerinden anlayacaksın.
“Yazık ediyor kendine…”
“Otur oturduğun yerde… Nedir bu koşturma?”
“Ölüm var ölüm…”
“Gelmiş bilmem kaç yaşına…. Hâlâ dur durak yok…”
Daha neler neler…
Sen geçerken…
Ya da bir yerde adın geçerken…
Üzülenler oluyormuş!
“Onu da kaybettik” diyenler…
***
Herkesin üzüntü eşiği farklı!
Kimilerinin kalbinin taş olduğuna imzanızı atmaya hazırsınız!
Kimilerinin de sulu göz; ağlayan bir çocuk görmesinler, yıkılmış bir ev, yanmış bir orman, vefasız arkadaş…
Dökülmek için hazırdır gözyaşı, hıçkırık…
Yanınızda yakınınızda mutlaka benzerleri vardır.
***
Doğu’nun en büyük şansı ya da şanssızlığı…
Hemen her ülke bir diğerinin kopyası…
“Birbirleri için çok üzülenlerin ülkesi…”
Sosyoloji ile psikolojinin savaş alanı gibi…
Anla anlayabilirsen! Ya da anlat…
Sınavı kazanamazsın…
Seni tanıyan herkesin “üzülme pimi” çekilmiş gibi…
Sözleşilmiş, “bundan böyle evde, işyerinde hiç kimse sınav sözcüğünü kullanmayacak. Mümkünse kazanmak ya da kaybetmek de olmasın!
Kahkahayla gülünmeyecek!”
***
Anlaşılan bize “üzülmek” düşmüş de biraz fazla gibi…
En çok kim üzülür bu hayatta?
Kaybeden, başarısız olan, yalnızlık ve biyolojik sorunlarla boğuşan…
Bir de ihanet var doğal olarak…
Bedenimiz de stresle başa çıkmanın kolayını bulmuş: “üzül be gülüm”…
***
Üzülmek, zamanlı zamansız yaşandığında...
Yakınlarımızı, tanıdıklarımızı iyi tanımadığımıza hükmederiz.
Küçücük de olsa bir kaza geçirdiğimizde hiç tepki vermediğinde…
“Yara bantı var mı” ya da “biraz şöyle tut, geçer” dediğinde…
Sırf bu yüzden birbirine gönül koyanlar oluyor.
Arayıp sormayanlar…
“Benim için bugün değil de ne zaman üzülecek?”
Üzülme yetisi zayıflamış bireylerin işleri çok zor!.
Fakat bazıları iş yoğunluğundan dolayı sizden sonra topluca üzülebilir.
Günlük, aylık, yıllık üzülenler de olabilirmiş aralarında!
Günah çıkarmak gibi bir şey…
Her şey tiyatro, her şey psikoloji çünkü…
“Üzülmek ya da üzülmemek, işte bütün mesele bu!”