Nuri Bilge Ceylan o meşhur filmini bizim oralarda çekseydi adını herhalde “Ağustos Sıkıntısı” olarak değiştirirdi. Fındık denildiğinde hayatın olağan akışı durur. Hastane randevuları, düğünler, dernekler bu aya göre planlanır. Gurbetçilerimiz bu aylarda memlekete dönmeye dikkat eder. Bağımsızlığını ilan eden butik ülkeler gibi herkes kendi arazisi üzerine ev yaptıklarından evler dağınıktır.
Telefon gibi kitle iletişim araçlarının olmadığı dönemlerde yaklaşık yüz- iki yüz metre mesafedeki evlerle ya da bahçedeki komşularla bağırarak konuşulurdu. Rahmetlilerden hatırlarım Babam’ın Annem’e nazire yapmak için Dedem’in “La kim var o meşede” diye yüksek sesle karşı köye seslenmesini taklit ederdi.
Mesafelerden midir? Yoksa coğrafya kader midir? Karadenizliler yüksek sesle biraz gürültücü ve heyecanlı konuşurlar. Islık dili geliştiren köyler bu sorunu bir nebze olsun çözmüşlerdi ama biz becerememiştik.
Evlerin önünde çoğunlukla İstanbul olmak üzere Almanya, Avusturya, Belçika plakalı araçlar dizilirdi. Erkan Ocaklı’nın türküsünü yaptığı “Gitmişsin Almanya’ya almışsın bir araba, köydeki garibana demiyorsun merhaba” diyen Almancılar da vardı içlerinde.
Üç kilo fındık için beş kilo fındık masrafı yapılır ama yine de daldaki fındık toplanır, köydeki ata ocağında ateş her zaman tüttürülürdü.
Düğünler harmandan sonra yapılır. Konu komşuya, esnafa olan borçlar bu aylarda kapatılır. Bir sonraki yılın bu aylarına kadar tüm planlamalar evin reisi tarafından yapılırdı.
Başka coğrafyalar için harala gürele koşturulan, aylar öncesinden planları yapılan tatil, deniz, güneş, kum ayları Karadenizliler için “gene geldi fındık ayları, acep ne olacak fındık fiyatları” sorusunun yeşillendiği aylardır. Sadece fiyatı mı? gafulluğun dikenden, ifteriden temizlenmesi, toplanması, taşınması, harmanlanması, adı aslında osuruk böceği olan ama “kokarca” diye daha edepli bir isim takılmış fındık bahçelerini tarumar eden böcekle yapılan mücadele tam bir sabır savaşıdır.
Mahsulün çok ise fındık patosunda az ise elde ayıklanması, güneşte kurutulması, yağmurda branda ile kapatılması, eder fiyatının beklenip tüccara satılması Karadeniz’in bitmeyen senfonisidir. Haliyle üzerinden bolca kahvehane siyaseti yapılmasına da imkân sağlayan ihracat şampiyonu bir üründür.
Arafilboyundan Erdal arkadaşımın Arsin’deki köylerine fındık toplamaya, onlara yardım etmeye esasında temiz hava, haytalık, fındık toplamayı kaynatmaya gittiğimiz o günlerde ilk İbrahim Erkal’ın adını duymuştum. İstanbul veya Tekirdağ’da vasat bir çay bahçesinde şarkı söylerken keşfedilmiş sonrasında şöhret yılları başladığını söylemişlerdi. Şarkı söylediği çay bahçesinin sahibi arkadaşının akrabasıydı.
Konu dış kapının mandalının çivisi ya da dıdının dıdısı değil. Gelmek istediğim arabesk günlerimize denk düşen Orhan Gencebay’ın “Batsın Bu Dünya”sından sonra İbrahim Erkal’ın “De Get Yalan Dünya” çıkışıydı.
Bulunduğumuz ekonomik durumdan, platonik aşklardan, kurulan ama bir türlü gerçekleşmeyen hayallerden, ötekileştirilmeden, berikileştirilmeden, eziklikten, yoksunluktan duyulan memnuniyetsizliğin, isyanın ifade biçimiydi. Dönüp baktığımda beyhude, olur olmaz nelere üzülüyormuşuz.
Şimdilerde öyle mi? O gün şikâyet ettiğimiz durumlar bugün çok rahat şükür konusu olur. Cahit Sıtkı Tarancı’nın otuz beş yaş şiirinde dediği gibi taşın sert, suyun boğduğunu, ateşin yaktığını, bombaların mermilerin öldürdüğünü bugün çok daha iyi anlıyoruz.
Avrupa’nın en büyük soykırımlarından biri olan Srebrenitse katliamında dört yaşındaki bir çocuğun annesine sorduğu “çocukları küçük kurşunlarla mı öldürüyorlar anne” sorusu vicdanları hiç sızlatmamış olmalı ki koca koca adamlar bugün de çocukları öldürmeye devam ediyorlar. Körpe fidanlar, masum canlar katlediliyor, ölümler sıradanlaşıyor. Ölü sayıları artık birer istatistiki veri, birer rakamdan ibaret. Duygular gidiyor, makineleşiyor insan ve bir türlü bitmek bilmiyor bu devran.
Gazze’de derme çatma çadırda yaşayan ailesine boyu kadar iki bidon ile su taşıyan çocuğu değil de yolunu kaybetmiş pengueni kendimize dert ediyorsak “de get yalan dünya”
Kutuplarda buz kütleleri arasına sıkışmış balinaları kurtarmak için seferber olup onlara yol açan dünya, konu savaşın bombaları ve mermileri altında inim inim inleyen, su, ekmek, ilaç beklerken bombalanan insanlar olunca üç maymunu oynuyorsa, onlara yardım koridoru açamıyorsa “de get yalan dünya”
Pandaların neslini devam ettirmeleri, kaplumbağaların denize ulaşmaları fonlar oluşturan dünya, çocukların çocukça yaşaması, oyuncakları ile evcilik oynamasına değil de cenaze defnetme oyunu kurmalarına seyirci kalıyorsa “de get yalan dünya”
Göçmen kuşun, yolunu takip edebilmek için bacağına çip yerleştiren dünya, savaş ortamında kaybolan, organ mafyasının eline düşüp zenginlerin vücuduna meze olan binlerce çocuğa kör ve sağır oluyorsa” de get yalan dünya”
Amerika ve İsrail’in ele ele verip bir bomba ile 168 kız evladını katlediyor ve Puşt Trump saldırıdan sonra küstahça, alçakça İran’ı sorumlu tutan bir açıklama yapıyorsa “de yıkıl be dünya”
Ve bir gün mutlaka geleceğini bildiğimiz ölümden daha çok, geri asla gelmeyecek olan sevgiliyi bir ihtimal de bekliyorsak “de get ömrümü çalan dünya” diyelim ve bitirelim...