Hafta sonu yüz binlerce genç üniversite hayallerinin peşinden sınav salonlarına girdi. Kimi yıllardır kurduğu bir hayalin peşinde, kimi ailesinin beklentileriyle, kimi ise yalnızca geleceğini kaybetmemek için ter döktü. Öncelikle sınava giren tüm genç kardeşlerime yürekten başarılar diliyorum. Umarım emeklerinin karşılığını alırlar, yolları açık olur.
Ancak burada bir şeyi en başta açıkça söylemek istiyorum: Bu yazının konusu sınava giren gençler değil. Bu yazının konusu; çocuklarını yıllarca bir yarış pistine çıkarıp sonra da onları hayata hazırladığını düşünen sistemin kendisi.
Çünkü mesele birkaç saatlik bir sınav değil; mesele bir insanın en verimli 6200 gününün nasıl kullanıldığıdır. Mesele gençlerin başarısızlığı değil, onları yalnızca sınava hazırlayıp hayata hazırlayamayan anlayıştır.
Bir çocuğu ilkokulun birinci sınıfına oturtuyorsunuz.
Sırtında çanta.
Elinde su matarası.
Gözlerinde dünyayı değiştirecek kadar büyük hayaller.
Sonra zaman geçiyor.
Bir yıl. Beş yıl. On yıl. On yedi yıl...
Yaklaşık 6200 gün.
Bir insan ömrünün karakterinin, alışkanlıklarının, hayata bakışının, üretim gücünün ve zihninin en hızlı şekillendiği dönem.
Şimdi durun.
6200 gün ne demek biliyor musunuz?
6200 günde bir insan üç-dört yabancı dili ileri düzey öğrenebilir.
Bir müzik aletinde ustalaşabilir.
Bir meslek sahibi olabilir.
Bir tarım arazisini baştan kurup üretime geçirebilir.
Yazılım öğrenebilir.
Bir işletme kurabilir.
Hayat kurabilir.
Peki biz ne yapıyoruz?
6200 günün sonunda bir gencin eline bir diploma sıkıştırıp:
"Tamam, şimdi gerçek hayata geçebilirsin." diyoruz.
Ve hayat kapıyı açıp ilk cümleyi kuruyor:
"Tecrübeniz yok."
Trajik olan budur.
Sistem yıllarca "seni hayata hazırlıyorum" diyor; hayat ise ilk saniyede "sen hazır değilsin" cevabını veriyor.
Ve burada artık mesele birkaç bireyin başarısızlığı değil.
Burada mesele sistemin kendisi.
Çünkü elimizde artık duygular değil, rakamlar konuşuyor.
OECD'nin son raporlarına göre Türkiye'de 18–24 yaş arasındaki gençlerin yaklaşık %31'i ne eğitimde ne istihdamda ne de mesleki eğitimde bulunuyor.
Yani her üç gençten biri üretim mekanizmasının dışında duruyor.
OECD ortalaması ise yaklaşık %14.
Başka bir ifadeyle Türkiye, OECD ortalamasının iki katından daha ağır bir tabloyla karşı karşıya.
Bir an durup bunu düşünelim.
Bir ülke yollarını kaybedebilir.
Bir ülke ekonomik kriz yaşayabilir.
Bir ülke enflasyonla mücadele edebilir.
Ama gençlerini kaybetmeye başlarsa mesele ekonomi olmaktan çıkar.
Bu bir gelecek krizine dönüşür.
Çünkü bir ülkenin petrolü tükenirse yeni kaynak bulabilir.
Ama gençliğinin umudu tükenirse yeni nesil üretemez.
Üstelik daha çarpıcı bir veri var.
OECD ülkelerinde eğitim seviyesi yükseldikçe işsizlik ciddi biçimde düşüyor.
Ortalamada üniversite mezunları daha düşük işsizlik riski taşıyor.
Ama Türkiye'de tablo beklenenden farklı.
Türkiye'de yükseköğrenim mezunlarının işsizlik oranı, eğitim düzeyi düşük gruplardan dramatik biçimde ayrışmıyor.
Diploma var.
Ama diploma artık tek başına güvence değil.
Şimdi Avrupa'ya dönelim.
Neden Almanya'da, Hollanda'da veya bazı Kuzey Avrupa ülkelerinde gençler mezun olduklarında daha az savruluyor?
Çünkü orada eğitim sadece sınav değildir.
Eğitim aynı zamanda pratiktir.
Meslek eğitimidir.
İş deneyimidir.
Bağımsız yaşam becerisidir.
Sorumluluk eğitimidir.
Öğrenci okuldayken iş hayatına dokunur.
Bizde ise çoğu genç iş hayatına mezun olduğu gün ilk kez temas ediyor.
Sonra şaşırıyoruz:
"Neden gençler yönünü bulamıyor?"
Çünkü yön ezberle bulunmaz.
Yön yaşayarak öğrenilir.
Daha da acı olanı şu:
Biz çocuklara yıllarca integral öğrettik.
Fakat stres yönetimini öğretmedik.
Kimya öğrettik.
Borç yönetimini öğretmedik.
Tarih öğrettik.
İnsan ilişkilerini öğretmedik.
Sınav kazandırdık.
Hayat yönetmeyi kazandıramadık.
Ve sonuç?
Diplomalı ama özgüvensiz insanlar.
Bilgili ama karar vermekten korkan insanlar.
Bağlantıları güçlü ama yalnız insanlar.
Kalabalıklar içinde yönünü kaybetmiş insanlar.
Araştırmalar şunu söylüyor:
Öğrencilerin akademik başarısında aile ilişkileri, psikolojik iyi oluş ve okul iklimi ciddi rol oynuyor. İnsan yalnızca bilgiyle gelişmiyor. İnsan aynı zamanda sosyal ve duygusal olarak da gelişiyor.
Belki de artık yanlış soruyu soruyoruz.
Sorunumuz:
"Çocuklarımız kaç matematik sorusu çözüyor?"
değil.
Asıl soru şu:
"Çocuklarımız hayatta kaç problem çözebiliyor?"
Çünkü mesele üniversiteye kaç kişi girdiği değildir.
Mesele, kaç kişinin hayata hazır çıktığıdır.
6200 gün...
Bir insanı sadece mezun etmeye değil;
bir insanı inşa etmeye yetecek kadar uzun bir süredir.
Ve bugün Türkiye'nin önündeki en büyük soru şudur:
Biz genç yetiştiriyor muyuz?
Aslında çok uzağa bakmaya da gerek yok. Bir zamanlar bu topraklar, eğitimin sadece kitap ezberlemek olmadığını göstermişti. Köy Enstitüleri bir öğrenciyi yalnızca sınava değil, hayata hazırlamayı hedefliyordu.
Öğrenci orada matematik öğrenirken aynı zamanda toprağa dokunuyor, üretmeyi öğreniyor, kitap okuyor, sanatla tanışıyor, sorumluluk alıyor ve yaşadığı toplumun parçası olmayı öğreniyordu. Yani yalnızca diploma alan insanlar değil; düşünen, üreten ve hayatın içinde yer alan bireyler yetiştirilmeye çalışılıyordu.
Belki bugün birebir aynı modeli geri getirmek mümkün değildir. Ama onun verdiği mesaj hâlâ güncel: Eğitim insanı yalnızca meslek sahibi yapmamalı, hayat sahibi de yapmalıdır. Çünkü bir ülkenin geleceğini kurtaran şey, sınav kazanan nesiller değil; yaşadığı hayata değer katabilen nesillerdir.
Görüşmek üzere..