Bazı yolculuklar kilometreyle ölçülmez. İnsan bazen bir şehre gider, bazen de kendi köklerine... Dün yolum Bilecik'in Söğüt ilçesine düştü. Ertuğrul Gazi Türbesi'nin avlusuna adım attığım anda hissettiğim tarihe duyulan saygının yanısıra; bir milletin hafızasına dokunmanın derin sükûnetiydi.

Asırlık çınarların gölgesinde yürürken şunu düşündüm;

"Devlet, önce insanın vicdanında kurulur."

Söğüt, sadece Osmanlı Devleti'nin filizlendiği yer değildir. Söğüt; Türk milletinin adalet, töre, ahlak ve devlet anlayışını mayaladığı kutlu bir başlangıçtır. Burada atılan tohum, yalnızca bir hanedanlığın değil; asırlar boyunca yaşayacak bir devlet geleneğinin de temelini oluşturmuştur.

Ertuğrul Gazi'nin en büyük mirası ne fethettiği topraklardı ne de geride bıraktığı siyasi güç... Asıl mirası; doğruluktu, emanetti, adaletti, merhametti ve millet olma şuuruydu.

Çünkü büyük devletler önce büyük karakterlerle kurulur.

Türk tarihine dikkatle baktığımızda, milletimizin bağımsızlık ve devlet anlayışının farklı dönemlerde farklı liderler ve kahramanlar eliyle hayat bulduğunu görürüz. Malazgirt'te Sultan Alparslan'da, Söğüt'te Ertuğrul Gazi'de, Bursa'da Osman Gazi'de, İstanbul'un surlarında Fatih Sultan Mehmet'te, Çanakkale siperlerinde isimsiz Mehmetçik'te ve Millî Mücadele'de Gazi Mustafa Kemal Atatürk'te...

İsimler değişmiştir.

Çağlar değişmiştir.

Ama değişmeyen bir hakikat vardır:

Türk milletinin bağımsız yaşama iradesi.

Kimileri tarihi birbirinden kopuk sayfalar gibi okumayı tercih ediyor. Oysa tarih, bir ağacın dalları değil; aynı kökten beslenen gövdesidir. Dününü reddeden bir millet, yarınını da sağlam kuramaz.

Cumhuriyet gökten inmiş bir mucize değildir. O; yüzyıllar boyunca oluşan devlet tecrübesinin, millet iradesinin ve bağımsızlık ruhunun çağın şartlarında yeniden hayat bulmuş hâlidir. Osmanlı'yı doğuran ruh ile Cumhuriyet'i kuran ruh arasında ortak bir damar vardır: “Türk milletinin hür yaşama kararlılığı.”

İşte bu yüzden Söğüt'te hissettiğim duygu, bu toprakların hangi fedakârlıklarla bizlere emanet edildiğinin haklı gururunu yeniden hatırlamaktı.

Türbenin avlusunda dua eden insanların hiçbirinin siyasi görüşünü bilmiyordum. Buna da ihtiyaç yoktu. Çünkü bizi bir araya getiren şey siyaset değil; ortak tarihimiz, ortak vatanımız ve ortak kaderimizdi.

Belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey budur.

Geçmişi kavga konusu yapmak yerine ortak mirasımız olarak görmek...

Farklı düşünsek de aynı bayrağın gölgesinde yaşayabildiğimizi hatırlamak...

Çünkü Ertuğrul Gazi de bu milletindir.

Fatih Sultan Mehmet de bu milletindir.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk de bu milletindir.

Hiçbiri diğerinin alternatifi değildir.

Hepsi, Türk milletinin asırlar boyunca yazdığı büyük destanın birbirini tamamlayan sayfalarıdır.

Fakat türbelerden dönerken sadece dua etmek yetmez.

Türbeler, geçmişi hatırlatan, ibret almaya ve kendimizi muhasebeye davet eden mekânlardır.

Ertuğrul Gazi'nin türbesinde kendi kendime şu soruyu sordum:

Biz, bize emanet edilen devlete ve değerlere gerçekten layık olabiliyor muyuz?

Adalet konusunda...

Liyakat konusunda...

Birbirimize duyduğumuz güven konusunda...

Vatan sevgisini günlük hayatımıza yansıtma konusunda...

Çünkü tarih, alkışlamak için değil; ders almak içindir.

Tam da bu noktada Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün şu sözü zihnimde yankılandı:

"Türk; öğün, çalış, güven."

Ne kadar kısa...

Ne kadar derin...

Söğüt'te Ertuğrul Gazi'nin emanetini, Anıtkabir'de Atatürk'ün emanetini düşündüğümde aslında ikisinin de aynı millete seslendiğini hissettim:

Çalış...

Birlik ol...

Adaletten ayrılma...

Vatanına sahip çık...

Türbeden ayrılırken yanıma birkaç fotoğraf değil, ağır ama onurlu bir emanet aldım.

Çünkü bu topraklar bize miras kalmadı.

Bizden sonraki nesillere ulaştırılmak üzere emanet edildi.

Bir milleti büyük yapan yalnızca kazandığı savaşlar değildir. Asıl büyüklük; köklerine duyduğu saygıyı, geleceğe duyduğu sorumlulukla birleştirebilmesidir.

Ertuğrul Gazi bize bir devletin hangi değerlerle doğacağını öğretti.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk, o devletin en zor şartlarda millet iradesiyle yeniden ayağa kalkabileceğini bütün dünyaya gösterdi.

Biri Söğütte yakılan meşalenin sembolü; diğeri, sönmeye yüz tutan meşaleyi yeniden alevlendiren iradenin adı oldu. Biri kökümüzü, diğeri ufkumuzu gösterir.

İşte bu yüzden Türk tarihini parçalayarak, yarıştırarak değil birbirini tamamlayan büyük bir yürüyüş olarak okumalıyız. Çünkü kökü olmayan ağacın gölgesi de olmaz.

Şimdi sıra bizde...

Geçmişle övünmek kolaydır.

Asıl mesele, gelecek nesillerin de bizimle gurur duyacağı bir Türkiye bırakabilmektir.

Çünkü tarih, dedelerimizden kalan bir miras değil; çocuklarımızdan ödünç aldığımız en büyük emanettir.

Ve belki de Söğüt'ten yükselen sessiz çağrı ile Anıtkabir'deki ebedî istirahatgâhın ortak mesajı şudur:

Milletini ayrıştırmadan sev…

Adaleti makamdan üstün tut…

Liyakati kişisel çıkarlardan üstün tut…

Geçmişinden güç al, geleceğini birlik içinde inşa et.

“Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.”

Görüşmek üzere…