Cumhuriyet Halk Partisi bugün tarihinin en ağır kurumsal krizlerinden birini yaşıyor. Bu kriz, yalnızca iki lider arasındaki bir güç mücadelesi değil; doğrudan doğruya parti içi demokrasinin askıya alınıp alınamayacağı, yargı kararının siyaseti rehin alıp alamayacağı ve bir partinin kaderinin tek bir kişinin iradesine bırakılıp bırakılamayacağı sorularını gündeme getiriyor.
Sorunun merkezinde, Kemal Kılıçdaroğlu’nun, ‘mutlak butlan’ adı verilen ve henüz kesinleşmemiş bir yargı kararını gerekçe göstererek CHP’de fiili olarak yeniden genel başkanlık koltuğuna oturması ve bu statüyü kullanarak kurultay yolunu kapatması yer alıyor.
Bu noktada artık iyi niyetli açıklamalar, teknik hukuk tartışmaları ya da ‘süreler durdu’ argümanları gerçeği örtmeye yetmiyor. Çünkü ortada basit bir hukuki yorum değil, siyasi sonuçları son derece ağır bir tercih var.
Kurultaydan kaçmak,
Demokrasiden kaçmaktır
Bir siyasi partinin en yüksek iradesi kurultaydır. CHP gibi ‘demokrasi’, ‘hukuk devleti’ ve ‘seçimle gelen seçim gider’ ilkelerini her fırsatta savunan bir partide, kurultay talebinin bastırılması, hangi hukuki gerekçeyle yapılırsa yapılsın, demokratik meşruiyet krizidir.
Bugün Özgür Özel ve ekibi, parti meclisi ve delegeler üzerinden olağanüstü kurultay çağrısı yapıyor. Bu çağrı, bir isyan değil,; partinin tüzüğünde açıkça tanımlanmış meşru bir haktır. Buna rağmen, ‘Yargıtay’daki temyiz sonuçlanana kadar kurultay yapılamaz’ denilerek bu hak fiilen askıya alınıyor.
Şunu sormak zorundayız:
Bir siyasi partide, kesinleşmemiş bir mahkeme kararı, milyonlarca seçmenin iradesinin üstüne çıkabilir mi?
‘Süreler durdu’ Demek,
Partinin Kaderini İktidara Teslim Etmektir
Kılıçdaroğlu kanadının savunduğu temel argüman şu:
“Mutlak butlan kararı nedeniyle kurultay takvimi durdu, dolayısıyla CHP’nin seçime girme riski yok.”
Bu iddia, hukuki olmaktan çok tehlikeli bir siyasi kumardır. Çünkü Siyasi Partiler Kanunu son derece açıktır: Büyük kurultayların iki yıldan az, üç yıldan fazla olmamak üzere yapılması gerekir. CHP açısından, mahkemenin esas aldığı son geçerli kurultay 2020’dedir.
Altı yıl.
Bu süre, hukuki yorumla esnetilebilecek bir süre değildir. “Mücbir sebep” argümanı ise siyasette değil, doğal afetlerde kullanılır. Bir partinin kendi iç çekişmesini ’zorunlu sebep’ saymak, hukuku eğip bükmektir.
Daha da vahimi şudur:
Eğer bir gün Yüksek Seçim Kurulu ya da bir mahkeme, “CHP kurultayını yapmadığı için seçime katılamaz” derse, bunun siyasi sorumluluğu kime ait olacak?
Bu riskin bile bile göze alınması, partiyi korumak değil, partiyi rehin almaktır.
Mahkeme Kararıyla Genel Başkanlık: Siyasal Etik Nerede?
Kemal Kılıçdaroğlu, 2023 kurultayında delegelerin oyuyla kaybettiği genel başkanlığı, bugün delegelerin değil, bir mahkeme kararının desteğiyle sürdürüyor.
Bu tabloyu CHP seçmenine nasıl anlatacaksınız?
Yıllarca ‘sandık’, ‘irade’, ‘hukukun üstünlüğü’ diyen bir liderin, şimdi kesinleşmemiş bir yargı kararına sığınarak parti yönetimini elinde tutması, yalnızca bir çelişki değil; açık bir siyasal etik sorunudur.
Kurultaydan korkan lider, meşruiyetini yitirmiştir.
Kurultayı erteleyen yönetim, partiyi kilitlemiştir.
Kurultayı engelleyen irade, demokrasiyi askıya almıştır.
CHP’ye Verilen Asıl Zarar
Bugün CHP’de yaşananlar, yalnızca bir iç kriz değildir. Bu süreç;
*CHP’nin iktidara karşı demokrasi iddiasını zayıflatmakta,
*Seçmenin gözünde partiyi kendi iç hukukunu bile çözemeyen bir yapıya dönüştürmekte,
*Ve en tehlikelisi, CHP’nin seçimlere katılım yeterliliğini bile tartışmalı hale getirmektedir.
Bütün bunlar olurken, çözüm son derece basittir.
Kurultay.
Sandık.
Delege iradesi.
Açık, şeffaf, meşru bir yarış.
Bundan kaçmak hukuki değil; Siyasidir.
Ve bu siyasetin bedelini, ne Özgür Özel ne Kemal Kılıçtaroğlu öder.
Bedeli CHP ve onun seçmeni öder.
Ama büyük resimde Türkiye kaybeder…
Son Söz
CHP, mahkeme salonlarında değil, kurultay salonlarında yönetilmelidir.
Bir partiyi ayakta tutan şey, koltuklar değil; meşruiyettir.
Bugün Kemal Kılıçdaroğlu’nun önünde iki yol var:
Ya partisini sandığa götürerek tarihe saygın bir lider olarak geçecek,
Ya da demokrasiyi askıya alan hukuki dizayn stratejisinde iktidarın işine yarayan bir siyasi figür olarak tarihe geçecek...
Ve tarih, bu tercihi mutlaka büyük puntolarla yazacaktır.
Saral Ailesinden Turizm Mirası
Önceki gün, meslektaşım sevgili Adnan Ramoğlu abimin organizasyonuyla gerçekleştirilen anlamlı bir açılışa katılma fırsatı buldum. Sürmene’nin köklü tarihine tanıklık eden Baştımar Konağı’nın restore edilerek müze ve kafe olarak turizme kazandırılması, yalnızca bir yapının yeniden ayağa kaldırılması değil; aynı zamanda bir aile hafızasının ve bölgenin kültürel mirasının gelecek kuşaklara aktarılması anlamına geliyor. Özellikle vurgulamak gerekir ki, bu tarihi konak Saral ailesinin anne tarafından mensubu olunan Baştımar ailesine aittir. Karadeniz’in köklü ailelerinden biri olan Baştımarlar, geçmişten bu güne bölgenin sosyal, kültürel ve siyasal hayatta idealist ve sosyalist bir görüşe mensup, eşitlikten yana duruş sergileyen bir aile olarak tarihe önemli izler bırakmıştır.
İş insanı Alaattin Saral tarafından restore edilerek hem müze hem de kafe olarak turizme kazandırılan Baştımar Müzesi, aile büyüklerine duyulan vefanın ve tarihi değerlere sahip çıkma bilincinin güzel bir göstergesidir.
Bu değerli eserin Trabzon’a kazandırılmasında öncülük yapan Alaattin Saral nezdinde tüm Saral ailesini, atalarından kalan emaneti koruyup yaşattıkları için gönülden kutluyor; Sürmene’nin tarihine ve turizmine kazandırdıkları bu güzel eser için teşekkür ediyorum.
Bu sadece bir ailenin değil, tüm Karadeniz’in ortak hafızasına yapılan önemli bir yatırımdır. Hayırlı uğurlu olsun…
Görüşmek üzere..