Hayat bazen insana kelimelerin yetmediği acılar yaşatıyor. Yaklaşık üç haftadır bu köşede sizlerle buluşamayışımız nedeni, ömrümün en ağır imtihanlarından birini yaşıyor olmamdır. Babamı, koca çınarımı kaybettim.

Bir evladın içindeki en büyük boşluklardan birini tarif etmeye çalışmak ne kadar mümkündür bilmiyorum; çünkü bazı acıların dili yoktur, o eksilişi tarif etmek birkaç cümlenin harcı değildir. Kalem susar, cümleler yarım kalır..

Ancak, acının en karanlık tarafında bile insanın yüreğine dokunan şey; dostluğun, vefanın ve samimiyetin hala var olduğunu görmek oluyor. Günlerdir aldığın her samimi cümle, devam eden taziye ziyaretleri, tüm iletişim şekilleriyle gelen her iyi niyet ve her içten destek, tarifsiz kaybın içinde bana güç veren en kıymetli tesellim oldu. Herkese bir kez daha yürekten teşekkür ederim.

Nur içinde uyu koca çınarım canım babam…

Ve, babamın ardından memlekete bakınca;

Karadeniz ortak akıl bekliyor

Karadeniz sadece bir coğrafya değildir.

Bir iklimdir…

Bir karakterdir…

Bir direnme biçimidir.

Hırçın dalgalarıyla büyüyen insanların memleketidir Karadeniz. Yağmuruna rağmen üretmeyi bilenin, yokuşuna rağmen yürümekten vazgeçmeyenin, acısını da sevincini de yüksek sesle yaşayanların toprağıdır.

Ama bugün Karadeniz’in önünde, yıllardır görmezden gelinen çok ciddi bir gerçek duruyor.

Bölge yoruluyor… Üstelik bu yorgunluk yalnızca ekonomik değil; sosyal, kültürel ve vicdani bir yorgunluk da taşıyor.

Bir zamanlar her evden kahkaha yükselen sokaklarda şimdi sessizlik var. Gençler birer birer büyükşehirlere gidiyor. Üniversiteyi bitiren dönmek istemiyor. Dönen ise tutunacak alan bulmakta zorlanıyor. Tarım artık eskisi kadar kazandırmıyor, balıkçılık eski bereketini arıyor, küçük esnaf ayakta kalma savaşı veriyor.

Karadeniz’in en büyük sorunu bugün belkide ilk kez ‘işsizlikten’ daha büyük bir noktaya geldi:

Umut eksikliği…

Çünkü bir bölgeyi ayakta tutan sadece yolları değildir. İnsanların yarına dair inancıdır.

Bugün Trabzon başka bir yatırımın peşinde, Rize başka bir hesabın içinde, Samsun kendi merkezini güçlendirme çabasında, Ordu turizm yarışında, Giresun ekonomik sıkışmışlığın içinde mücadele veriyor. Her şehir kendi adına haklı gerekçeler taşıyor olabilir. Ancak gözden kaçan çok önemli bir gerçek var: Karadeniz birbirine rakip oldukça değil, birbirine omuz verdikçe güçlenecek.

Ne yazık ki rekabet sadece ekonomiyle sınırlı değil…

Yıllardır Karadeniz şehirleri arasında var olan futbol rekabeti de artık bazen sporun ruhunu aşan bir kırılmaya dönüşüyor. Oysa aynı yağmurun altında büyüyen çocukların birbirine düşman gibi gösterilmesi, Karadeniz kültürüne yakışmıyor.

Bir maçın ardından sokaklarda büyüyen öfke, sosyal medyada yayılan hakaret dili, şehirlerin birbirini küçümseyen tavırları aslında hepimize zarar veriyor.

Çünkü mesele yalnızca sporla sınırlı kalmıyor; aidiyet duygusunu öfkeye dönüştürüyor.

Bugün bölgenin dört bir yanına açılması planlanan yada genişletilen maden sahaları nedeniyle insanlar endişeli. Yaylaların, ormanların, su kaynaklarının ve tarım alanlarının geleceği konusunda ciddi bir toplumsal kaygı büyüyor.

Köylüler yalnızca birkaç ağacı değil,; çocukluğunu, hatıralarını, geçim kaynaklarını ve yaşam biçimlerini korumaya çalışıyor.

Çünkü Karadeniz’de doğa yalnızca bir manzara değil, hayatın ta kendisidir.

Derenin kuruması yalnızca suyun azalması değildir; bir köyün sessizleşmesidir. Bir ormanın kesilmesi yalnızca ağaç kaybı değildir; kuşların, yaylaların, anıların ve geleceğin eksilmesidir.

Karadeniz insanının en büyük tepkisi, kendisini karar sürecinin dışında hissetmesidir. İnsanlar artık doğdukları topraklarda yalnızca izleyici olmak istemiyor. Ve sorularına yanıt verecek muhatap arıyor…

Karadeniz’in dağları yalnızca taş değil;

Bir Kültür…

Bir hafızadır…

Bu hafıza da hafife alınmamalıdır…

Bugün yapılması gereken şey; doğa ile kalkınmayı karşı karşıya getiren anlayış yerine, ortak akıl ve sürdürülebilir planlamayı konuşabilmektir.

Karadeniz’in geleceği betonla siyanürle değil, dengeyle korunabilir. Çünkü bu bölgenin en büyük sermayesi toprağındaki doğasıdır.

Karadeniz’in en güzel simgesi horonudur. Horon tek başına oynanmaz, Bir kişinin elini bıraktığı yerde düzen bozulur. Ritim kayar. Uyum dağılır.

Aynı denizin çocukları olduğumuzu… Hiçbir şehrin, hiçbir takımın, hiçbir anlayışın tek başına kazanamayacağını unutmamalıyız…

Çünkü bu bölge tarihindeki en zor zamanları dayanışmayla aştı. Bugün de ihtiyaç duyulan şey tam olarak bu:

Daha fazla kavga değil…

Daha fazla ortak ses…

Daha fazla ayrışma değil…

Daha fazla Karadeniz ruhu…