Dünya zor bir dönemden geçiyor. Savaşlar, enerji krizleri, küresel enflasyon… Yazıma akaryakıt fiyatlarının yıllara göre dağılımıyla başlayarak savaşın etkilerini daha net ortaya koymaya çalışacağım. Resmi verilere göre; 2000 yılında mazot ve benzin litre fiyatları 0.58-59 TL civarındayken, 2010’a gelindiğinde 2.50-3.90 TL bandına yükseldi.
2020’de bu rakamlar 5.5-8.8 TL seviyesine çıktı ve sonrasında hızlı bir artışla 2025 yılı itibariyle 50 TL bandına ulaştı.
Yani savaş öncesi Türkiye’de enerji fiyatları zaten yıllardır sürekli artan bir eğilime sahipti ve hayat pahalılığı her yıl vatandaşın cebini zorlamaya devam ediyordu.
İran’daki savaş sonrası ise fiyatlarda bir sıçrama daha yaşandı ve benzin ile mazot 2026 itibariyle 57-61 TL bandına yükseldi. Üstelik yeni zamlar da yolda bekleniyor.
Elbette savaşın etkisi inkar edilemez. Ancak 2020 başlarında 5-8 TL bandında olan akaryakıt fiyatlarının 50 TL seviyesine çıkışında savaşın belirleyici olmadığı gerçeğini de görmek gerekir.
Türkiye’de yıllardır süregelen enerji fiyatı artışları; döviz kuru dalgalanmaları ve vergi politikaları birleştiğinde, savaş sadece mevcut trendin üzerine eklenen bir unsur oldu.
Benzer tablolar farklı ülkelerde de karşımıza çıkıyor.
Birçok ülke, savaşın yarattığı enerji krizine karşı vatandaşını korumaya yönelik adımlar atarken, ülkemizde de akaryakıt zammı için açıklama yapıldı. Bu kapsamda, gelecek olan akaryakıt zammının büyük bir kısmının ÖTV den düşülerek karşılanacağı ve vatandaşın üzerindeki yükün hafifleteceği ifade edildi.
Bir haber de şuan ülkemizin gündeminden düşmeyen İspanya Cumhurbaşkanından geldi. Cumhurbaşkanı Pedro Sanchez, enerji krizinin etkilerini azaltmak amacıyla 5 milyar euroluk bir destek paketi açıkladı. Bu paketin en dikkat çekici yönü ise akaryakıt, elektrik ve doğalgaz KDV oranlarını yüzde 21’den yüzde 10’a düşürmesi oldu. Sanchez, yaptığı her açıklama ve aldığı her kararla dünya çapında büyük takdir topladı.
Etkileyici bir diğer haber ise savaşta olan İran’dan geldi.
Sıcak savaşın içindeki İran’da hükümet, asgari ücrete yüzde 60 zam yaparak taban maaşı neredeyse iki katına çıkardı. Yani savaş krizinin yükünü doğrudan vatandaşa yansıtmadı.
Krizler çoğu zaman savaşla açıklansa da, asıl mesele akaryakıtın geçmiş verilerde görüldüğü üzere savaş öncesinden gelen tırmanışı görmek gerekir.
Türkiye’de uzun yıllardır her gelen yönetim vatandaşa kemer sıktırdı. Artık ne sıkacak kemer ne de dayanacak güç.. beli büküldü vatandaşın.
‘Sabır’ dediler, sustu.
‘Geçecek’ dediler, bekledi.
Ama artık mızrak çuvala sığmıyor,
Kalem yazmıyor, yanıyor.
Çünkü bu mesele sadece ekonomi meselesi değil; geçim meselesi.. haysiyet meselesi… hayatta kalma meselesi...
Son 20 yıla bakıldığında…
Bir dönem ‘tek haneli enflasyon’ söylemleri öne çıktı.
Diğer yanda ise bugün tepemize çöken o devasa enflasyon karabasanı.
TÜİK’in verilerinde enflasyon oranları yüzde 30’larda sunulsa da sokağın, mutfağın, dar gelirlinin hissettiği enflasyon bambaşka bir tablo ortaya koyuyor.
Peki bu noktaya nasıl gelindi?
Kısaca özetleyelim.
Türkiye Merkez Bankasında 2006 yılından bu yana 8 başkan değişti. Her gelen farklı bir politika izledi. Uzun vadeli plan olmadığı gibi istikrarda olmadı.
Özellikle 2019-2021 yılları arasında enflasyon yükselirken faiz indirildi, döviz kuru hızla arttı. Türk lirası değer kaybetti ve maliyet artışları zincirleme şekilde fiyatlara yansıdı.
Üretimin artması gerekirken, maliyet baskıları ve kur etkisiyle fiyatlar yükseldi ve enflasyon kontrol edilemez bir noktaya ulaştı.
Yani, yanlış kararlar büyüyerek telafisi zor bir sürecin başlangıcı oldu.
Ve bu süreç, Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası tarihinin en çok tartışılan adımlarından biri oldu.
Sonuçta bedeli toplum ödedi. En çok da çalışan, emekli, asgari ücretli vatandaşın cebinde yangın kaldı.
Yani kararlar koltukta alındı, bedeller mutfakta ödendi.
Bu süreçte, Türkiye Merkez Bankasına duyulan güvende ciddi şekilde zedelendi.
Güven gitti, Zam kaldı
Ekonomide para kadar önemli olan tek şey güvendir.
Bu güveni yeniden tesis etmek için; etik kurallara bağlı, öngörülebilir, şeffaf ve bağımsız bir ekonomi yönetimi şarttır.
Türkiye, üretime dayalı bir yapıya döndüğünde; tarım ve hayvancılığı güçlendirdiğinde ve ithalat bağımlılığını azalttığında, bugün yaşanan fiyat baskıları da zamanla ortadan kalkacaktır.
Enflasyonla mücadelede atılması gereken diğer adımlar da açıktır:
Merkez Bankası bağımsızlığı güçlendirilmeli, faiz ve para politikası disiplinli yürütülmeli, döviz kuru kontrol altına alınmalı ve Türk lirasının değeri yükseltilmeli, fiyat dalgalanmaları vatandaşın cebine yansıtılmadan yönetilmeli, Vergi yükleri hafifletilerek dengelenmelidir.
Tüm bu adımlar kısa vadeli değil; uzun vadede yapısal reformlarla desteklendiğinde, kalıcı sonuç verir.
Ama önce…
Bu ülkenin en çok kaybettiği şey yeniden inşa edilmeli:
Adalet.
“Adalet Mülkün Temelidir”
Mustafa Kemal ATATÜRK
Vesselam. Görüşmek üzere…