Her hafta milyonlarca insan ya stadyumlara akın ediyor ya da ekran başına kilitleniyor. Futbol, çoktan bir spor olmanın ötesine geçti; dünyanın dört bir yanında milyarlarca insanın izlediği devasa bir gösteriye dönüştü. Peki, sahiden izlediğimiz şey bir futbol maçı mı, yoksa kapitalist düzenin kitleleri uyutmak için sahneye koyduğu bir tiyatro mu?
Yıllardır süregelen bu "ezeli rekabet" çılgınlığı, futbolun özünden koparılıp bir marka savaşına indirgendi. Dünya futbolunda bunun en bilinen örneklerinden biri El Clásico, yani Real Madrid–Barcelona rekabeti. Ama mesele sadece bu ikisi değil. Bazıları şehir üzerinden, bazıları tarih, kültür, sınıf ya da futbol üstünlüğü üzerinden şekillenen çok daha güçlü rekabetler var:
Takımlar Ülke
Boca Juniors – River Plate Arjantin
Celtic – Rangers İskoçya
Inter – AC Milan İtalya
Bayern Münih – Borussia Dortmund Almanya
Ajax – Feyenoord Hollanda
PSG – Marseille Fransa
Benfica – Porto Portekiz
Manchester United – Liverpool İngiltere
Arsenal – Tottenham İngiltere
Roma – Lazio İtalya
Red Star Belgrade – Partizan Sırbistan
Corinthians – Palmeiras Brezilya
Galatasaray – Fenerbahçe Kıtalararası Derbi
Kapitalist sistem, kitleleri yönetmenin en etkili yolunu sporda bulmuş gibi görünüyor. İnsanlar sabah işe giderken akşam hangi takımın kazanacağını düşünüyor. Ekonomik krizler, savaşlar, yoksulluk... Hepsi futbol maçlarının gölgesinde perdeleniyor. Stadyumlar, tribünlerdeki on binlerce insanın gerçek sorunlarından kaçtığı bir sığınağa dönüştürülmüş durumda. Dünya, futbolun arkasına saklanarak gerçeklerden uzaklaşıyor.
Reklam gelirleri, sponsorluk anlaşmaları ve forma satışları üzerinden dönen devasa para, futbolun ruhunu çoktan satın almış. Bir oyuncunun bonservis bedeli, kimi zaman bir ülkenin yıllık sağlık bütçesini aşabiliyor. Bu rakamlar, halkın dikkatini dağıtmak için mükemmel bir araç işlevi görüyor. İnsanlar kendi yaşamlarındaki sorunları unutmak için başkalarının kariyerlerine odaklanıyor. Kapitalizm, sporu bir afyon olarak kullanmayı çok iyi öğrenmiş.
Medya, bu uyutma sürecinin en büyük destekçisi. Her gün saatlerce süren programlar, tartışmalar, analizler... Gündemin gerçek maddeleri arka plana itiliyor. Futbol takımlarının rekabeti gazetelerin manşetlerini süslerken, işsizlik, enflasyon ve adaletsizlik iç sayfalarda kaybolup gidiyor. Kitle iletişim araçları futbol üzerinden bir tür sanal gerçeklik yaratıyor ve bu sanal gerçeklik, insanların gerçek dünyayla bağlantısını koparıyor.
Eğitim sistemleri bile bu uyutma politikasının bir parçası hâline gelmiş durumda. Çocuklara küçük yaşta takım tutmaları öğütleniyor; böylece sorgulayan değil, taraftar olan bireyler yetiştiriliyor. Bir çocuk matematik dersinde zorlanırken Barcelona'nın kadrosunu ezbere biliyor. Kapitalizm, gelecek nesilleri de bu düzene hazırlıyor. Spor artık birleştirici değil; ayrıştırıcı ve uyuşturucu bir işlev görüyor.
Futbol sahaları, adeta modern gladyatör arenalarına dönüşmüş durumda. Tıpkı Roma İmparatorluğu'nda halkın "ekmek ve sirk" ile uyutulması gibi, bugün de kitleler futbol üzerinden kontrol ediliyor. İmparatorların yerini kulüp başkanları almış; ama oyun aynı kalmış. İnsanlar kendilerini yönetenleri sorgulamak yerine hakem kararlarını tartışıyor. Bu, kapitalizmin en büyük zaferlerinden biri olsa gerek.
Peki, bu uyutulmuş dünyada gerçekten uyanmak isteyen var mı? Ekranların karşısında geçirilen her dakika, aslında yaşamdan çalınan bir dakika. Futbol maçları, belki de dünyanın en pahalı uyku ilacı. Özür dilerim, iyi uykular dünya diyemeyeceğim. Uyanın; çünkü gerçek dünya tribünlerde değil, sokaklarda ve hayatın tam içinde saklı.