Bir sporcunun gerçek karakteri kazandığı anda değil, kaybettiği anda ortaya çıkar. Kupa kaldırıldığında herkes gülümser; zafer, maskelerin en kolay takıldığı yerdir çünkü. Asıl sınav, o kupa başkasının elinde yükselirken başlar. İşte o an, sporcunun içindeki insanı bütün çıplaklığıyla gözler önüne serer.
Yenilgi, insanın savunma mekanizmalarını birer birer yıkar. Yenilen bir sporcu için kazananı tebrik etmek, hakemi suçlamamak, taraftarına saygısızlık etmemek hiç kolay değildir. O anda gurur yaralıdır, yıllarca verilen emekler boşa gitmiş gibi görünür. Ama tam da bu kırılganlık anında sergilenen duruş, yıllarca süren özverili çalışmadan ve teknik beceriden çok daha fazlasını anlatır. Sporcunun karakteri akıttığı terle değil, gözyaşlarıyla sınanır.
Tarih, kaybederken büyüklüğünü kanıtlayan sporcularla dolu. 2000 Sidney Olimpiyatları'nda Eric Moussambani, 100 metre serbest stil yarışına katıldı ve 1:52.72'lik derecesiyle sonuncu oldu. Ama havuzdan çıkarken ki gülümsemesi altın madalyadan çok konuşuldu. Çünkü o an, zaferin madalyada değil, mücadelede olduğunu hatırlattı bize. Benzer şekilde, 2014 Dünya Kupası'nda Almanya'ya yenilen Arjantinli oyuncuların çoğu rakiplerini sahada tebrik etti; bazılarınınsa doğruca soyunma odasına koşması, aynı yenilginin iki farklı karakteri nasıl açığa çıkardığını gösterdi.

Modern spor endüstrisi kazanmayı tek erdem gibi sunar. Sponsorlar, reklamlar, sosyal medya... Hepsi yalnızca zirveyi görünür kılar. Bu baskı altında birçok sporcu yenilgiyi kişisel bir başarısızlık gibi algılar ve savunmaya geçer. Sporda fair play kavramı, kazanmayı her şeyin üstünde tutan bir sektör için içi gazla doldurulmuş sanal bir balondan ibarettir. Aslında fair play dedikleri şeyin altında kapitalist ekonominin ve ona bağlı araçların ceplerine girecek dolar veya Euro vardır. Tıpkı dünyayı kirletenlerin sahte çevre örgütleri kurup kendilerine yapmacık muhalifler yaratması gibi. Yani amaç çok para kazanmak; fair play de bunun kamufle edilmiş hâli.
Oysa gerçek şampiyonluk, gerçek fair play, yenilgiyi kabul edip rakibini alkışlayabilmektir. Çünkü o alkış, hem rakibe hem de spora duyulan saygının en saf hâlidir. Bu saygıyı gösterebilen sporcu, kaybetse de aslında kazanmıştır.
Bir sporcunun kariyeri boyunca kaç kupa kaldırdığı istatistiklere yazılır; ama kaybettiğinde nasıl davrandığı insanların hafızasına kazınır. İstatistikler unutulur, rakamlar eskir; onurlu bir yenilginin bıraktığı iz ise nesiller boyu anlatılır. Çünkü insanlar mükemmelliği değil, kırılganlık anındaki asaleti hatırlar. Bir sporcu, kaybettiği gün kazandığı saygıyı hiçbir madalyayla satın alamaz.
Öyleyse şunu sormalıyız: Kendi hayatımızda kaybettiğimiz anlarda nasıl bir duruş sergiliyoruz? Çünkü hepimiz bir gün o sahadayız; kupa başkasının elinde yükselirken yüzümüzdeki ifade, kim olduğumuzun en dürüst cevabıdır.