Anaların ölümü çocuklar için hep daha ağırdır derler. Bilmezler ki babaların ölümü de sabilerinin göğsünün üzerine bırakılmış kocaman bir taş gibidir. Hatırladıkça ne yutkunabilirsin ne de nefes alabilirsin. Köşe, bucak hatırlamayacağın an’lara kaçarsın ama beyhude.
Elbette acıların yarıştırılması olmaz. Her acı yaşayan için büyüktür, her ölüm kaybeden için erkendir.
Anneler sevgisini gösterir de babalar pek beceremez. Erkeklerin fıtratından mıdır bilinmez, sevgiyi eline yüzüne bulaştırırlar. Tüm kırılıp, dökülmelerde olağan şüpheli hep onlardır. Garip ne yapsın, olay mahallini terk etse de izleri her yerde kalmıştır.
İncir çekirdeğini doldurmayacak malzemeler okyanus taşıran boran olur çıkar ve de hiç unutulmaz. Kimlik numarasını bir çırpıda söyleyemeyen kadınlar erkeğin hatalar kronolojisini gün saat dakika cinsinden ezbere bilirler.
Erkeklerin şiddete meyilli olmalarının altında haşin, yoğun, sert sevme ve sevilme hisleri olabilir mi bilemiyorum. Ama hareketlere duyarlı bir sensör duygu mekanizması olduğu kesin.
Mesela o an ki hislerini, kızgınlığını da sevgisini de harçlığını eline uzatma şeklinden rahatlıkla anlayabilirsin. Ceketini çıkarıp koltuğun üzerine atış şeklinde, çıkardığı terliklerin birbirine uzaklık mesafesi çoğu şeyi ortaya koyar.
Bu sevgi, böcek, çiçek işlerinde hele baba-oğul arasında belki ne O’na ne de O sana bir kez bile olsun seni çok seviyorum dememiştir.
Akşamleyin sana getirdiği gofreti, hiçbir şey söylemeden sana uzatması çok şey değil midir zaten. Televizyonlarda ya da komşunun çocuğunda gördüğün o bisikletin hayali neyle ölçülebilir ki. Biçarenin durumunu bildiğinden söyleyemezsin bile. Bir de bu O’na yük olmasın dersin içine atarsın başka bir bahara kalsın dersin.
Bizim kuşağın alınmamış, alınamamış bir sürü oyuncağı olmuştur. Hepsi arzularda kalmıştır. Alma hayallerin kalmayıncaya kadar ya da büyüyünceye kadar istesen de eskitemediğin bir sürü oyuncağın olmuştur.
Hiç unutmam; birkaç arkadaş birleşir şehrin diğer ucundaki oyuncakçıya giderdik. Vitrin önündeki çek bırak metal küçük arabaları imrenerek öylece bakardık. Şimdileri ise Sezen Aksu “hani satın alınan sevgiye alıştırılmış bir çocuğun her oyuncağa çabucak doyumu” derken nasıl güzel anlatmış doyumsuzluğu…
Bisikletiyle bir tur da ben atayım diye zengin komşunun dombili çocuğu en yakın arkadaşın olmuştur. Neden hep meşin futbol topları bu şımarık veletlerin olur diye hiç düşünmedik. Diyalektik materyalizmin sebep- sonuç ilişkisini çok sonraları kurabildik ama iş işten çoktan geçmişti.
Babalar ve oğulları için çiçekli, böcekli, afili sözler kifayetsiz değil anlamsızdır. Almayı çoktan beri arzuladığın ama her defasında paranın hep eksik kaldığı o spor ayakkabıları yatağının başucuna gördüğündeki mutluluk neyle ölçülebilir ki. O mutluluk birimi henüz icat edilmedi, edilmeyecek de…
Ev sahibine yaptığınız kira artışının yanında senin harçlıkların enflasyona daima yenik kalır. Ne o deri montu alabilirsin ne de çok fonksiyonlu kol saatini. Şükür ki cep telefonunun henüz peydah olduğu zamanlara denk düşmedik yoksa daha da üzecektik evin yorgun kahramanını.
Çocukları için babalarının birer kahraman olduğu hep göçüp gittikten sonra anlaşılır. Çoğu bu dünyada gün yüzü görmediği gibi kahramanlıkları da hep sonradan tescil edilmiştir. Şehirlerimize gazi, kahraman unvanlarının sonradan verildiği gibi Babalar da hep sonradan kahraman olur.
İstanbul’un selinde, suyunda ayakkabıları ıslanmasın diye çıplak ayak yürüyen gül yüzlü Mahmut göçtü bu dünyadan. Elektrik akımına kapılarak bu dünyadaki hesabını kapattı.
Gördüğüm resim, tahmin ettiğim sosyo-ekonomik yapı, Babasının da Mahmut’a istediği her şeyi alamadığına işaret ediyor. Bütün emareler o yönde. Yaşanmamışlıklar, yarım kalmışlıklar şimdi büsbütün yok.
Mahmut henüz on dört yaşındaydı. Altı ay önce kaybettiği babasının özlemiyle belki daha da derin düşüncelere dalmadan bu dünyadan kendisi de göçtü. Kim bilir belki de baba hasretiydi hemen arkasından koşarak gitmek istemesinin nedeni.
Filizlenmeye yeni yeni durmuş bedeni harap olmadan, göğsünün üzerindeki o ağır taşı yıllar boyu taşımadan gitti buralardan.
Mahmut’dan geriye giymeye kıyamadığı kuru ayakkabıları, yarım kalmış hayalleri, gazetelerin üçüncü sayfasında bir fotoğraf ve haber sitelerinde gördüğümüz o video kaydı ile yürekleri dağlayan dağ gibi ağır bir izi kaldı.
Lev Tolstoy ne güzel ifade etmiş; “Bir insan acı duyabiliyorsa canlıdır. Başkasının acısını duyabiliyorsa insandır”
Mahmut’um bizler ihmali olanları, sorumlu olanları bulmakta çok zorlanıyoruz. Şimdi başımıza bir dünya iş açtın. Keşke çıplak ayakla yürümeseymişsin diyecektim ki yaklaşık iki sene önce yine senin gibi yağmurlu bir havada elektrik akımına kapılarak İzmir’de ölen iki vatandaşımızı hatırladım ve sustum.
Peygamberimize komşu olasın, kabrin cennet bahçesi olsun gül yüzlü Mahmut…