Kavanoz dipli dünyanın keşmekeşliği içinde çoğumuz iyilik kavramını, insanı insan yapan en yüce erdem olarak tanımlarız. Birine yardım etmek, bir yarayı sarmak ya da sadece bir tebessümü paylaşmak insanın sığındığı, huzur bulduğu bir liman gibidir. Ancak modern dünya, her şeyi olduğu gibi bu saf duyguyu da ne yazık ki vitrin malzemesi yapmayı, paraya, ranta, kredibiliteye çevirmeyi başardı.

Düşünce dünyamızın kutup yıldızlarından Cemil Meriç, o sarsıcı cümlesiyle tam da bu noktada bizi titretip ve kendimize getirmeyi arzu ettiği "İyilik eden mükâfat bekliyorsa tefecidir" sözüyle her ne kadar ağır, hırpalayıcı bir benzetme yapsa da aslında ilişkilerimizin içine sızan gizli bir ahlak krizinin en berrak teşhisini ortaya koymuştur.

İyilik, kalbin hiçbir vadeye bağlanmamış mutlak bir ikramıdır. İşin içine bir ödül, bir alkış ya da bir gelecek beklentisi dahil olduğunda, o eylem erdemin alanından çıkarak tefeciliğin soğuk ve hesapçı evrenine dahil olur.

Tefecilik, doğası gereği bir borç ilişkisidir. Verilen her kuruşun, zamanla katlanarak geri dönmesi üzerine kurulu acımasız bir matematik barındırır. Sarmalın içinde kaybolup hayatına son verenleri ya da hayatına son verilenleri gazetelerin üçüncü sayfalarında basit bir alacak- verecek davası deyip geçiştirmeye alışığız.

Rahmetli Meriç’in kastettiği "manevi tefecilik" ise parayla değil, beklentilerle çalışır. Bugün sokakta, iş yerinde, gönül ilişkilerinde, hatta en yakın aile ilişkilerinde bile bu görünmez ticaretin izlerine rastlamak mümkün.

Birine destek olurken içten içe onun bize biat etmesini, ilk fırsatta bizi övmesini ya da sıkıştığımızda aynı hızla yardıma koşmasını bekliyorsak; biz o kişiye iyilik yapmamış, aslında geleceğe yatırım yapmışız demektir. Karşılığında faiziyle geri almayı umduğumuz bir "duygu kredisi" açmışızdır. Karşımızdaki kişiye zihinlerde sanal senetler imzalatmışızdır.

Her birimiz ana parayı hiç eksiltmeden sürekli manevi tefeci faizi üzerinden tahsilat peşinde koşan tahsildarız.

Sosyal medyanın hayatımızın merkezine yerleşmesi, bu manevi tefeciliği daha da görünür ve kurumsal bir hale getirdi. Artık yapılan yardımlar, kameraların ışıkları altında, beğeni ve takipçi sayılarını artırmak için birer halkla ilişkiler malzemesine dönüşüyor.

İyilik kaldıracından nemalanan, sistemin içinde kendine yer bulan kimi bireysel ya da kurumsal melek görünümlü, ahbabından çavuşuna her sosyal kademedeki ve siyasi görüşteki ahlaksızların iyilik yapmaya meyilli saf, halis duygularla hareket eden çoğu insanı ağlarına düşürüp enayi durumuna soktuklarını da gördük. Kendilerini hakim, savcı, polis olarak tanıtma ihtiyacını hissetmeyen bu dolandırıcıların hepsi birer iyilik meleği…

Bir muhtaca uzatılan elin fotoğrafı, dijital dünyada "itibar","alkış", “like”, “emoji” olarak geri tahsil ediliyor. İyilik, özündeki o mahremiyeti ve saflığı kaybederek, modern insanın egosunu besleyen bir tüketim nesnesi haline geliyor. Karşılığında dijital ya da sosyal bir onay bekleyen her eylem, Meriç’in işaret ettiği o tefeci tezgahına bir taş daha koyuyor, rezillikler, pespayelikler sıradanlaşıyor.

Oysa gerçek ahlak ve erdem, eylemin kendisinden başka hiçbir dış motivasyona ihtiyaç duymaz. Kadim Anadolu irfanının "İyilik yap denize at, balık bilmezse Halik bilir" düsturu, iyiliği insani bir borçlanma mekanizması olmaktan çıkarıp insani bir ödeve dönüştürür. Gerçek iyilik, karşı tarafta bir minnet borcu, bir eziklik ya da bir yükümlülük yaratmaz. Aksine, alanı da vereni de özgürleştirir. Karşılık beklentisiyle yapılan her eylem ise hem Alan’ı borçlu kılarak köleleştirir hem de Veren’i beklentisinin esiri yapar.

Herkes Ömer Seyfettin’in Koca Ali’si gibi değil ki kolunu keserek diyetini ödesin. Ama bugün herkes Kasap Hacı Mehmet olma yarışında. Alan’ın ve Veren’in birbirini bilmediği o hassas, ince, naif mekanizmanın tekrar tesis edilmesi çoğu kolun kesilmesin önüne geçecektir.

Bugün insanlığın en büyük ihtiyacı, yardımlaşma oranlarını artırmak değil; yapılan yardımların niyetini temize çekmektir. İyilik kavramını, içine düştüğü bu ticari sığlıktan kurtarmak zorundayız. Birine el uzatırken, kendimize sormamız gereken o can alıcı soru tam da karşımızda duruyor: Bu eylemi, sadece o insanın buna ihtiyacı olduğu için mi yapıyorum, yoksa kendi içimdeki bir boşluğu, bir onaylanma arzusunu tatmin etmek için mi?

Kendimizi bu ahlaki terazide tartmadığımız sürece, ne kadar "iyi" görünürsek görünelim, insan ilişkilerinin ruhunu kurutan, duyguları örselenmiş vahşi kapitalist bir tüccardan öteye gidemeyiz.

Cemil Meriç’in uyarısı, kulaklarımızda her daim küpe olarak kalmalı: İyilik, kalbin hesapsız bir ikramıdır; eğer işin içine bir vade ve çıkar giriyorsa, orada ahlak bitmiş, tefecilik başlamıştır.

Eğer insanlık olarak ahlaki bir çürümenin önüne geçmek istiyorsak, eylemlerimizin niyet haritasını yeniden çizmeliyiz. Sırat-ı müstakimden ayrılmamak için koordinatları yeniden belirlemeliyiz. Yoksa her defasında “rota yeniden hesaplanıyor” savrulmalarına çok maruz kalırız.

Gerçek insan kalabilmek, iyiliği pazar tezgahından indirip, yeniden kendi saf ontolojik zeminine yerleştirmekle mümkündür. İnsanların zor, biçare durumlarını “kasa arkası indirimleri” fırsatına dönüştürmemektir.

İyilikle kalın, İyi kalın…