Ben bir çocuğum büyümek için gıdaya, temiz suya olduğu kadar ilaca da ihtiyacımız var. Peluş oyuncaklarımız yok bomba, mermi, şarapnel parçaları ile oynuyoruz. Oyunlarımızda bile ölüm var, şehadet var. Yaptığımız resimlerde kırmızı çatılı beyaz ev, birkaç ağaç ve dere yok. Tank, top, tüfek, uçak var
Dün gece de uyuyamadım önceki gece de... Patlamalar her yerde. Toz, duman, barut kokusu her yere sinmiş. Bombaların sesinden, uçakların sesinden, feryad-ı figanımız duyulmuyor artık. Bir yerlerde vicdan sahibi insanların yaptıklarından haberdarız ama yetmiyor. Ölüyoruz, ölümü öldürüyoruz.
Dünya kör, dünya sağır. Çocuklar uyurken sessiz olunur, ölürken değil. Sizi sessizliğe boğan rengimizin kavrukluğu mu yoksa inancımız mı?
Başka coğrafyalarda çocuklar gökyüzündeki uçakları masallardaki kanatlı kuş sanırlar, görünce sevinirler. Gözden kayboluncaya kadar takip ederler. Oysa bu coğrafyalarda uçaklar korku, kan, gözyaşı getiriyor.
Coğrafya kaderdir dedikleri tam da bu olsa gerek. Ama artık korkumuz da kalmadı. Ölümü korkutan bir duruşumuz var ve bu korkusuzluğumuz onları çılgına çeviriyor.
Zamanın değirmeninde öğütülmeyeceklerini sanan firavunlaşmış bu caniler, hiç ölmeyeceklermiş gibi hiç hesap vermeyeceklermiş gibi ne kana doyuyorlar ne de cana.
Uyku tutmayan gecelerde gökyüzüne bakıyorum. Pencereden bakıyorum, yıldızlar var. Ama ben yıldızlara değil, harabeye dönmüş bir şehre bakıyorum, bir hapishaneye bakıyorum. Dört bir tarafı çevrili şehirden denize ulaşan göz yaşlarına, arş-ı rahmana el açmış biçarelere bakıyorum.
Yanlarında olamıyorum ama kalbim, gönlüm duam hep onlarla. Bu yüzden bu mektupları yazıyorum. Beş tane. Her biri bir nefes, umut olsun diye yazıyorum.
İlk mektubum aşk. Evet, aşk. Bir şehre bir coğrafyaya âşık olmak tuhaf gelir belki. Ama ben öyle düşünmüyorum. Aşk, sadece bir insana duyulur sanılır. Oysa aşk, bir yere, bir hatıraya, bir inanca da duyulur. Kudüs benim için öyle. Hanif bir aşk. Dosdoğru. Sapmadan. Bükülmeden. Çünkü o şehir, bana hep doğruyu öğretti. Nebilerin indiği yer. Peygamberlerin secde ettiği toprak. Kelimetullahın açtığı gülistan. Ben orayı sevdiğimde, aslında kendimi de seviyorum. Köklerimi, hafızamı, kim olduğumu unutmuyorum.
İkinci mektubum hasret. Hasret, en sessiz duygu. O’nu kimse duymaz sadece seven duyar. Ben Zeytin Dağı’nda bir ağaç olmak istiyorum. Köklerim toprağa işlesin. Dallarım rüzgârda salınsın. Yapraklarım toprağa düşsün, o şehrin mayasına karışsın.
Kubbetü’s-Sahra’nın avlusunda bir seferî kuş olmak istiyorum. Uçsam, konsam, dinlensem. Sonra yine uçsam. Çünkü o avlu benim yuvam. Orası benim yurdum.
Üçüncü mektubum sabır. Ey kadim şehir. Seni hep ateşler deryasına attılar. Nemrud’un ateşi İbrahim’i yaktı mı? Sen de yanmayacaksın. Sen binlerce yıldır ayaktasın. Ne savaşlar gördün ne kuşatmalar gördün. Yine de dimdiksin. Ben senden sabır öğrendim. Ateşin ortasında kalmak, yanmamak demek değil. Yanarken bile ayakta kalmak olduğunu senden öğrendim. Ben de öyle olmaya çalışıyorum. Her gün bir ateş. Her gün bir duman. Ama ben hâlâ buradayım. Hâlâ yazıyorum. Hâlâ seviyorum.
Dördüncü mektubum ümit. Dar sokaklarında korkusuzca koşan sâbîlerin ayak sesleri, en donanımlı askerin karşısındaki dik duruşu silahlardan daha güçlü değil mi? Sınırlar seni kuşatmış olabilir. Ama o çocukların cıvıltısı, koşusu, o sınırları çoktan aştı.
Ümit, en küçük şeyden doğar. Bir çocuğun gülüşünden. Bir çiçeğin açmasından. Bir duanın kabul olacağından. Ben ümit ediyorum. Çünkü ümit etmezsem, ne aşkım kalır ne hasretim. Ümitsiz aşk, zehirdir. Ümitsiz hasret de zehirdir.
Beşinci mektubum zafer. Demini çoktan aldı bu esaret. Senin şehrinin bedenine vurdukları esareti her şeye rağmen ruhuna vuramadılar. Senin ruhun hâlâ özgür. Hâlâ ayakta. Hâlâ dua ediyor.
Uyuyan bu ümmet elbet uyanacak seni kan bulaşmış kara urbalılardan elinden kurtaracak. Vuslat yakın. Zafer de yakın. Sadece biraz daha sabret. Ben de sabredeceğim. Seninle birlikte.
Bu beş mektup, benim sesim. Belki bir gün okunur. Belki bir gün duyulur. Belki bir gün, o şehre giden bir yol açılır. O zamana kadar, ben burada kalacağım. Penceremin ardında. Yıldızların altında. Ve her gece, sana bir mektup daha yazacağım. Çünkü aşk bitmez. Hasret bitmez. Sabır bitmez. Ümit bitmez. Zafer de bitmez. Sadece bekler. Ben de bekliyorum. Şimdi bu mektupları katlıyorum. Bir zarfa koyuyorum. Üzerine şunu yazıyorum: Kudüs’e... Adresi biliyorum. Yolu bilmiyorum. Ama mektuplar yola çıkar. Bazen rüzgârla, bazen bir çocuğun elinde, bazen bir duanın içinde sana ulaşır.
Nereye giderlerse gitsinler mutlaka bir menzile varırlar. Çünkü sevgi, adres bilmez. Sadece ulaşır. Ve o varış, zaferin ta kendisidir.