Kapının yanındaki vestiyer artık sıradan bir eşya değil, resmen bir kriz masası.
Bizim evin vestiyeri, uluslararası bir zirveye ev sahipliği yapıyor gibi. Bir tarafta mont, son derece ciddi bir tonla “Ben bu eve boşuna gelmedim, kış geri dönecek!” diye rest çekiyor. Hemen yanında terlikler… rahat, umursamaz… “Abartma ya, güneş açtı, ben birazdan sahneye çıkıyorum” havasında.
Askıya bakıyorsunuz: yün kazak ile ince bluz yan yana. İkisi de şaşkın. Sanki birbirlerine bakıp aynı soruyu soruyorlar:
“Biz ne ara aynı mevsime ait olduk?”
Eskiden böyle değildi.
Eskiden bahar diye bir şey vardı.
Ne üşütürdü ne yakardı. İnsan ne mont arardı ne klima. Hafif bir rüzgâr, ince bir hırka ve anlaşılmaz bir huzur… Bahar sadece doğayı değil, insanın içini de dengelerdi.
Şimdi ise bahar vestiyerde sıkışıp kalmış bir hatıra.
Dışarı çıkıyorum; ilk on dakika Antarktika, sonra Dubai ve akşamüstü Karadeniz dizisi fon müziği eşliğinde yağmur...
Gün içinde üç mevsimi yaşayan tek canlıyız.
Penguenle kertenkele arasında bir yaşam formuna dönüştük.
Bir de hava durumu uygulamaları var…
Açıyorsunuz güneşli,yağmurlu,rüzgarlı ve serin.
Hepsi aynı gün…
Uygulama bile pes etmiş.
“Ben ne görürsem onu yazıyorum” demiş.
Evden çıkarken yaptığımız şey artık hazırlanmak değil…
Strateji kurmak.
Kalın giysem terleyeceğim.
İnce giysem üşüyeceğim.
Kat kat giysem yük olacak.
Az giysem risk.
Modern çağın en garip mücadelesini veriyoruz:
Hava ile savaşıyoruz.
Burada mesele, kaybolan denge.
Çünkü bahar dediğimiz şey sadece bir mevsim değildi; bir geçişti. Doğanın nefes aldığı, insanın yavaşladığı, hayatın ritmini bulduğu bir araydı. Şimdi ne doğa duruyor ne insan.
Her şey hızlı.
Her şey keskin.
Her şey uçlarda.
Bir gün kış, ertesi gün yaz.
Ortası yok.
Tıpkı hayatlarımız gibi…
Eskiden insanlar da biraz “bahar” gibiydi.
Ne çok sert, ne çok kırılgan.
Ne çok soğuk, ne çok yakıcı.
Galiba vestiyerdeki bu garip görüntü bu yüzden tanıdık geliyor bize. Çünkü orada sadece kıyafetler değil, hayatımızın özeti asılı:
Birbirine yakışmayan parçalar…
Bir araya gelmek zorunda kalan zıtlıklar…
Aynı anda yaşanan mevsimler…
Ve ortada kalmış bir insan.
Ne kışa ait ne yaza.
Çünkü insan ani değişimlere değil, yumuşak geçişlere ihtiyaç duyar. Bir duygudan diğerine, bir mevsimden ötekine geçerken biraz durmaya, biraz anlamaya, biraz hissetmeye…
Ama artık her şey bir anda oluyor.
Ve hiçbirine hazır değilsin.
Vestiyer ise hâlâ orada…
Kararlı.
Mont hâlâ bekliyor…
Terlik hâlâ umutlu…
Biz mi?
Biz hâlâ kararsızız.
Ne montuz ne terlik…
Biz bu havanın ortasında kalmış “kararsız terlikli montlarız.”