Hayat, yaptıklarımızdan çok; seçerken vazgeçtiklerimizin görünmeyen hikâyesidir…
İnsan hayatını çoğu zaman yaptığı hatalar üzerinden okumayı sever.
“Yanlış yaptım” demek kolaydır. Çünkü hata, açıklanabilir bir şeydir.
Ama insanın asıl yüzleşmekten kaçtığı gerçek şudur:
Hayat, yanlışların değil; seçimlerin ve vazgeçişlerin hikâyesidir.
Çünkü hayat aynı anda iki farklı yolu yürüyebileceğimiz bir alan değildir.
Bir kapıyı açtığınızda, aslında başka kapıları kapatırsınız.
Birini seçtiğinizde, görünmeyen birçok ihtimali geride bırakırsınız.
İşte bu yüzden insanın hikâyesi, yaptığı hatalardan çok,
hangi bedeli ödemeyi göze aldığıyla yazılır.
Bu gerçeği en sessiz ama en derin şekilde anlatan karakterlerden biri Raif Efendi’dir. Kürk Mantolu Madonna’da o, hayatının en büyük aşkını bulur ama ona sahip çıkacak cesareti gösteremez. O bir yanlış yapmaz aslında. Kimseyi kırmaz, kimseye zarar vermez. Ama bir şeyi göze alamaz: kaybetme riskini. Ve insan bazen yaptığı hatalar yüzünden değil, göze alamadığı ihtimaller yüzünden eksik yaşar.
Benzer bir kırılma, dünya edebiyatında Raskolnikov’un hikâyesinde karşımıza çıkar. Suç ve Ceza’da o, sıradan bir insan olmadığını kanıtlamak ister. Bir fikri göze alır. Ama bu uğurda en değerli şeyini gözden çıkarır: vicdanını. Ve bize şunu öğretir: İnsan bazen yanlış yaptığı için değil, değerlerinden vazgeçtiği için yıkılır.
Öte yandan bazı insanlar, tam tersini yapar. Jean Valjean gibi… Sefiller’de o, geçmişini geride bırakmayı seçer. İyi bir insan olmayı göze alır. Bunun için huzurunu, kimliğini, hatta özgürlüğünü bile riske atar. Çünkü doğruyu seçmek çoğu zaman kolay olanı değil, bedeli ağır olanı seçmektir.
Hayatın bir başka yüzü ise hayallerle ilgilidir. Mai ve Siyah’da Ahmet Cemil hayallerinin peşinden gider. Ama hayat ona şunu öğretir: Her hayalin bir bedeli vardır. Bir şeyi elde etmek için başka bir şeyi kaybetmek zorunda kalırsın. Çünkü hayat, “hepsi” değil, “hangisi” sorusunu sorar.
Aynı soru, çölde yürüyen bir çobanın hikâyesinde de karşımıza çıkar. Simyacı’da Santiago, güvenli hayatını bırakır. Bilinmezi seçer. Çünkü bazen insan kazanmak için değil, kendini bulmak için yola çıkar. Ve bu yolculukta en büyük cesaret, sahip olduklarını değil, alıştıklarını bırakabilmektir.
Fakat her seçim insanı büyütmez. Bazen seçimler insanı yanıltır. Araba Sevdası’ndaki Bihruz Bey gibi… O, gerçekliği bırakıp hayali bir dünyayı seçer. Bu tercih onu trajikomik bir sona sürükler. Çünkü her vazgeçiş bilgelik değildir; bazıları sadece kaçıştır.
Ve hayatın en ağır seçimlerinden biri, sevgiyle ilgilidir. Fareler ve İnsanlar’da George, en sevdiği insan hakkında bir karar vermek zorunda kalır. Bu bir doğru-yanlış meselesi değildir. Bu, kalbin kaldırabileceği yükü seçme meselesidir. İnsan bazen doğruyu değil, yaşayabileceği gerçeği seçer.
Bütün bu hikâyeler bize aynı şeyi söyler:
İnsan her şeyi aynı anda yaşayamaz.
Herkes tarafından sevilmeyi seçerse, kendinden vazgeçer.
Güvenliği seçerse, özgürlüğünden vazgeçer.
Hayali seçerse, gerçeğin bir kısmını geride bırakır.
Ve belki de hayatın en zor ama en gerçek sorusu şudur:
Neyi göze alıyorsun ve neyi gözden çıkarıyorsun?
Çünkü insanın omuzlarını yoran şey hatalar değildir.
İnsanı yoran şey, bırakamadığı şeylerdir.
Geçmiş, beklentiler, insanlar, alışkanlıklar…
İnsan bunları bıraktığında hafifler.
Ama bırakmak cesaret ister.
Tıpkı seçmek gibi…
Ve sonunda insan şunu anlar:
Hayat bir yarış değildir.
Herkesin aynı anda kazandığı bir oyun hiç değildir.
Hayat, bir anlam arayışıdır.
Bu arayışta en doğru yolu bulmak zorunda değilsin.
Ama seçtiğin yolun bedelini kabul etmek zorundasın...