İnsanlık olarak büyük ilerleme kaydettik; gökyüzüne ulaştık, denizlerin derinliklerine indik. Ama en temel şeyi başaramadık: Üzerinde yaşadığımız dünyayı yaşatmayı… Biz bu gezegende yaşıyoruz… Ama o gezegenin sahibi gibi değil, yabancısı gibi davranıyoruz.
Artan atıklar, kirlenen hava, tükenen kaynaklar…
Bu cümleleri o kadar çok duyduk ki artık etkilenmemeyi öğrendik. Haber bültenlerinde geçip giden bir başlık, sosyal medyada kaydırılıp unutulan bir içerik, bir gün üzülüp ertesi gün hayatımıza devam ettiğimiz bir detay hâline geldi. Oysa ortada bir “çevre sorunu” yok...Mesele, doğanın değil; insanın kendisi…
Çünkü doğa kendi kendine kirlenmez.
Doğa hata yapmaz…
Doğa israf etmez...
Doğa, kendisine ne yapılırsa onu taşır. Ve biz ona ne yapıyorsak, aslında kendimize yapıyoruz.
Bugün bir dere kirleniyorsa o suyun içine kendi ellerimizle bıraktığımız atıklardır. Bir orman yok oluyorsa o ağaçları kesen de kesilmesine ses çıkarmayan da insandır. Hava kirleniyorsa o havayı kirleten fabrikalar kadar “bir şey olmaz” diyerek susanlar da bu kirin parçasıdır. Yani sorun plastikler, egzoz dumanı ya da fabrika bacaları değildir; sorun, bunlara rağmen değişmeyen zihniyettir…
En tehlikelisi de budur zaten: alışmak…
İnsan her şeye alışır. Kötüye de…
Kirli bir denizi ilk gördüğümüzde üzülürüz.
İkinci gördüğümüzde iç çekeriz.
Üçüncüde ise normalleşir…
İşte felaket tam da burada başlar. Çünkü bir şey normalleştiği anda, artık sorun olmaktan çıkar; yaşam biçimi hâline gelir. Ve biz bugün tam olarak bunu yapıyoruz: Kirlenmeye alışıyoruz.
Evlerimizi temiz tutuyoruz.
Ama sokakları, dereleri, ormanları kirletiyoruz.
Kendi alanımızda titiz, ortak yaşam alanında umursamazız. Çünkü bize ait olmayanı sahiplenmiyoruz. Dünya kimsenin değil, aslında hepimizin ve herkesin olan bir şeyi kimse sahiplenmediğinde, o şey hızla yok olur.
Bugün çocuklara doğayı korumayı anlatıyoruz.
Ama onların önünde doğayı kirletiyoruz.
“Çöp atma” diyoruz, elimizdeki poşeti arabadan aşağı bırakıyoruz.
“Su tasarrufu yap” diyoruz, saatlerce musluğu açık bırakıyoruz.
Sonra da çocukların bilinçsizliğinden şikâyet ediyoruz… Ne ironik ama …
Oysa çocuklar söylediklerimizi değil, yaptıklarımızı öğrenir. Ve biz farkında olmadan onlara şunu öğretiyoruz:
“Konuşmak yeterlidir, davranış önemli değildir.”
İşte bu yüzden mesele bir çevre sorunu değildir.
Bu bir tutum sorunudur.
Bu bir vicdan sorunudur.
Bu bir sorumluluk sorunudur.
Bir ağacı kesmek sadece doğaya zarar vermez;
geleceğe atılmış bir çiziktir.
Bir damla suyu israf etmek sadece bugünü etkilemez;
yarının susuzluğunu büyütür.
Bir çöpü yere atmak küçük bir hareket gibi görünür;
ama milyonlarca insan aynı şeyi yaptığında, o “küçük hareket” devasa bir yıkıma dönüşür.
Ve biz hâlâ “bir şey olmaz” demeye devam ederiz.
Etkimizin küçüklüğüne inanıyoruz.
“Ben atmasam ne olacak?”
“Ben kapatsam ne değişecek?”
Değişim büyük kararlarla değil, küçük davranışlarla başlar. Ama o küçük davranışlar gerçekleşmediği sürece büyük değişimler sadece bir hayal olarak kalır.En büyük çöküşler gürültüyle değil, sessizlikle gelir. Ve biz bu sessiz çöküşün tam ortasında yaşıyoruz. Artık kendimize şu soruyu sormalıyız:
Gerçekten doğayı mı kurtarmaya çalışıyoruz, yoksa sadece kendimizi mi rahatlatıyoruz?
Bu yüzden mesele doğayı kurtarmak değil;
insanın kendini kurtarmasıdır.
Ve bu da büyük projelerle, büyük sözlerle değil;
en basit sorumlulukları gerçekten üstlenmekle başlar.
Çünkü doğa kirlenmez.
Kirletilir.
Ve eğer böyle devam edersek…
Bu gezegende yaşayanlar değil,
onu yok edenler olarak hatırlanacağız.
Sahi biz uzaylı mıyız?