(İnsanlık, kendi yarattığı savaşların gölgesinde büyürken; açlık, güç hırsı ve vicdan kaybı dünyanın en büyük krizine dönüşüyor. Hiroşima’dan Filistin’e, Doğu Türkistan’dan unutulan coğrafyalara kadar uzanan bu hikâye, aslında tek bir soruyu soruyor: İnsan neden hâlâ doymuyor?)
Demiri demirle dövdüler; biri ateşin içinden çıkmıştı, diğeri soğukluğun kibriyle sertleşmişti. Ama asıl trajedi demirin değil, insanın dövülmesiydi. Çünkü insanı da insanla kırdılar; biri açlığın kemirdiği bir bedendi, diğeri tokluğun körleştirdiği bir vicdan…
İnsanlık tarihi çoğu zaman bir ilerleme hikâyesi gibi anlatılır. Oysa satır aralarına dikkatle bakıldığında görülen şey, ilerlemeden çok bir tekrarın yankısıdır. Güçlü olanın zayıfı ezdiği, tok olanın aç olanı görmezden geldiği, silahı olanın sözü olanı susturduğu bir döngü… Bu döngünün en karanlık sayfalarından biri I. Dünya Savaşı’dır. Siperlerde çamura gömülmüş askerler, aslında sadece kurşunlarla değil; açlıkla, korkuyla ve anlamsız bir emrin ağırlığıyla savaştılar. Gençler, daha hayatı tanıyamadan toprağa karıştı. Birçoğu neden savaştığını bile bilmeden öldü. Çünkü o savaş, halkların değil; güç dengelerinin savaşıydı.
Sonra Dünya, biraz nefes aldığını sandı…
Ama sadece fırtına dinmişti, kasırga yaklaşıyordu…
II. Dünya Savaşı, insanlığın kendi kendine açtığı en derin yaralardan biri oldu. Şehirler yerle bir edildi, milyonlarca insan hayatını kaybetti. Ama en büyük kayıp yine görünmeyen yerdeydi yani vicdandaydı… İnsanlar sadece ölmedi; insanlık öldü, merhamet öldü, utanma duygusu öldü…
Ve sonra o gün geldi…
Hiroşima ve Nagazaki'ye atom bombası atılması insanlığın kendi gölgesinden de korkması gereken bir gündü oldu. Bir düğmeye basıldı ve bir şehir bir anda sessizliğe gömüldü. Ama o sessizlik ölümün sessizliği değildi; yanmış bedenlerin, erimiş oyuncakların, duvarlara sinmiş gölgelerin sessizliğiydi. O gün çocuklar sadece ölmedi, çocukluk da öldü. Çünkü hiçbir çocuk, gökyüzünden ölümün yağdığı bir dünyada büyüyemez.
Ama dünya ders almadı.
Bugün de aynı hikâye başka coğrafyalarda yazılmaya devam ediyor. Filistin’de bir çocuk, oyuncak yerine siren sesleriyle büyüyor. Geceleri yıldızları sayması gerekirken patlayan bombaların sayısını öğreniyor. Bir annenin duası artık “oğlum/kızım başarılı olsun” değil, “oğlum/kızım sabaha çıksın” oluyor. Duvarlar sadece beton değil; korkunun, kaybın ve çaresizliğin örüldüğü sınırlar haline geliyor.
Doğu Türkistan’da ise sessizlik daha ağır. Orada çığlıklar çoğu zaman duyulmuyor, çünkü bastırılıyor. Kimlikler siliniyor, diller susturuluyor, insanlar kendi varlıklarını kanıtlamak zorunda bırakılıyor. Açlık sadece mideyi değil, hafızayı da kemiriyor. İnsan, kendi geçmişine bile yabancılaştırılıyor. Ve dünya, çoğu zaman sadece izliyor…
Açlık…
Açlık dünyanın en uzun süren savaşıdır. Kurşunlar biter, savaşlar biter ama açlık bitmez. Birleşmiş Milletler her yıl milyonlarca insanın açlıkla mücadele ettiğini söylerken başka bir yerde sofralar taşar, çöpler dolar. Bir çocuk çöpten ekmek ararken başka bir çocuk tabağını beğenmediği için yemeğini iter.
Aynı dünya, iki farklı vicdan…
Güç hırsı ise bu tablonun görünmeyen motorudur. Çünkü savaşlar çoğu zaman güvenlik için değil, güç için yapılır. Toprak için, kaynak için, hâkimiyet için… Ama en çok da “Ben daha büyüğüm!” diyebilmek için. Bu hırs, insanı insanlıktan çıkarır. Çünkü güç arttıkça merhamet azalır, vicdan sustukça silahlar konuşur.
Bu güç savaşında en çok çocuklar konuşur aslında…
Ama onların dili çığlıktır…
Bir çocuğun çığlığı, dünyanın en gerçek sesidir. İçinde yalan yoktur, siyaset yoktur, çıkar yoktur. Sadece korku vardır. Sadece yaşamak isteyen bir kalbin titreyişi… Filistin’de enkaz altından gelen bir “anne!” sesi, Doğu Türkistan’da sessizce kaybolan bir kimliğin yankısı, Hiroşima’da eriyen çocuğun suskunluğu… Hepsi aynı şeyi söyler:
“Benim büyümeme izin verin…”
Peki dünya… Dünya çoğu zaman bu sesi duymaz. Çünkü tok olan aç olanın sesini duymakta zorlanır. Güçlü olan zayıfın acısını anlamakta geç kalır. Ve insan, en çok da başkasının acısına alıştığında tehlikeli hale gelir…
Galiba en büyük yıkım, bombalarla değil…
Alışmakla olur.
Bir gün haberlerde bir savaş görür üzülürüz. Ertesi gün bir başka acıyı görür biraz daha az üzülürüz. Sonra bir gün gelir sadece bakarız. İşte o gün, insanlık biraz daha eksilir ve acıya alışan kalp, zamanla taşlaşır.
Demiri demirle dövdüler, şekil verdiler.
Ama insanı insanla kırdılar…
Ve geriye ne kaldı biliyor musunuz?
Siperlerde donan askerlerin sessizliği…
Yanmış şehirlerin küle dönmüş hatıraları…
Yarım kalmış çocukluklar, susmuş anneler, tükenmiş umutlar…
Bir tarafta tok olanlar, diğer tarafta aç olanlar…
Bir tarafta güçlü olanlar, diğer tarafta ezilenler…
Ama en acısı da aynı dünyada yaşıyorlar…
Ve insanlığın en büyük sorusu hâlâ cevapsız!!!
Bu kadar acıya rağmen…
Hâlâ neden doyamıyoruz?