Henüz hayat bu kadar karmaşık olmadan önce güzel ülkemde basit ,sade, makul bir sosyal doku vardı. Eşya, araç, gereç fazlalığı olmadığı gibi ihtiyaç da hasıl olmamıştı. Barış Manço’nun “daha çatal, bıçak, kaşık icat edilmemişken, İsmail’e inen koç kurban edilmemişken” dediği kadar eskilerden bahsetmiyorum.

Seksenler ve doksanlar bence bu yüzyılın en güzel dönemleriydi. Tadı halen damağımızda olan o yıllara tanıklık eden biri olarak ne kadar şanslı bir kuşak olduğumuzu şimdikilere anlatıyorum, anlatmasına da kafalarında bir şey canlanmıyor. Oynadıkları çok boyutlu, sanal gerçekliği artırılmış oyunlar onlara daha anlaşılır geliyor.

Geçmişe duyulan özlem mi ya da yaş almak mı adına her neyse deyin, o yılların bir daha gelmeyeceğini gerçeği kefenlenmiş[AK1] , defnedilmeyi bekleyen bir cenaze gibi ortada duruyor. Toprağa karışmasını istemiyoruz.

Pencerenin önünde ya da balkonun bir köşesinde yoğurt, salça kaplarında insan suratına benzeyen menekşeler ile konuşan şişman teyzelerimiz vardı. Mahallenin kırmızı alt yazısız son dakika haberleri onlardan alınırdı. Zenginin hafifmeşrepi, fakirin cenazesi bugünkü gibi yine duyulmazdı ya da duyulsa da cenaze çoktan defnedilmiş, hafifmeşrep olan da hidayete ermiş olurdu.

Güvenliği mahallenin ağır abileri, adaleti de ihtiyarları sağlardı. Sokağa, apartmana giren yabancı hemen bilinirdi. Biraz şüpheli hareketleri varsa kime geldin, kimlerdensin diye anında, orada ifadesi alınırdı.

Arka fonda telsiz konuşmaları altında kendini polis, hâkim, savcı diye tanıtan dolandırıcılar henüz peydahlanmamıştı. En fazla süte su karıştırılırdı, pazarda çürükleri araya sıkıştıranlar yine vardı. İnternet hiç olmadığı için komşunun wifi şifresi merak konusu değildi. Annenizin kızlık soyadının sondan ikinci harfi ile başlayan sorulara muhatap olunmayan yıllardı.

Doğadaki hayvan ihtiyacı kadar avlanıyordu hırsız da makul ölçülerde çalıyordu. Hırsız yine vardı. Dönemin hırsızı, uğursuzu bile bugünkülere göre toktu. Şimdikiler öyle mi? Doymak bilmiyorlar. Seksen beş milyon bir araya gelmişiz hepi topu bin hırsızı bir türlü doyuramıyoruz.

Şimdilerde üst katlardan aşağıya kucakladığı televizyonla inen hırsıza kolay gelsin diyecek kadar haneler birbirine yabancı ve uzak.

Akşama geçerken öderim diyebileceğin mahalle bakkalında büyük teneke kutularda beyaz peynir satılırdı. Ambalajlı olmadığından paran kadar alabilirdin yoksa da yazdırırdın. İki kefeli terazinin hemen yanında tekerlek şeklinde kaşar peyniri dururdu, açıkta orta yerde.

Bakkal karpuzu kestiği bıçakla peyniri de keser, tartardı. Mozzarella, Parmesan, Gravyer yabancı statüsündeki futbolcular gibi o dönem transfer engeline takılmış, henüz Anadolu kulüpleriyle buluşmamıştı.

Vahşi kapitalizmin alışveriş poşetlerini de parayla satma fikri henüz kimsenin aklına gelmemişti. Alınan öte beri gazete sayfalarından yapılmış kese kağıtlarına konurdu.

Çocuklar, okunmuş eski gazeteleri biriktirir, mahalle bakkalına satar, ufak tefek bir abur cubur parasını çıkarır. Cam fanuslar içinde satılan açık gofret, bisküvi, leblebi tozu, iğde, akide şekeri alırlardı. Şekeri, aroması çiğnedikçe azaldığından bir kutu sakızı ardı ardına çiğnenirdi. Ağızdaki sakız o kadar büyürdü ki çevirmekte zorlanırdı. Tüm gayret, sakızı en büyük balon şekline sokmaktı. O kadar abartılırdı ki patladığında kaşa, kirpiğe, saça bulaşırdı. Sakızlardan çıkan, artist, araba, tipitip kağıtlarıyla da oyun oynanır. Arabadan robota dönüşen oyuncuklar sadece çizgi filmlerdeydi.

Sosyal doku basit, sade daha estetik, daha naifti. Eşyalar, yiyecekler, araçlar, gereçler hatta müzik de...

Sanatçıların kullandıkları isimler e-devlet şifresi gibi değildi. Varoşlardan gelenlerin Nermin’i Harika, Aysel’i Seda olarak ismini değiştirip sahnede arz-ı endam ederler, piyasaya öyle sunulurdu. Mantık bulmacası gibi ya da kimya formülü gibi değildi isimler.

Şimdikiler öyle mi? Büyük harf, küçük harf özel karakter kullanmak adeta zorunlu gibi. Hani aklıma gelmiyor da değil? Ulan hayatımız şifre, hatırlaması kolay olsun diye adamlar e-devlet şifresini unutmamak için sahne ismine dönüştürmüş olabilirler mi acaba?

Müzik dünyasında bizim zamanlarımızda gruplar Dadaşlar, Moğollar isimler de Barış, Cem gibi mahalledeki arkadaşlarımızın adı gibiydi.

Aşkı en yalın en masum şekliyle dile getirebilme yetenekleri vardı. Çiçek, böcek, doğa olayları duygularını ifade etmeye fazlasıydı yeterdi. Çünkü yetenekliydiler.

Bugünlerde Dolu Kadehi Ters Tut, Büyük Ev Ablukada, Yüzyüzeyken Konuşuruz, On İkiye On Kala gibi gördük de Sen Git Ben Birazdan Geleceğim, Otur Daha Karpuz Kesecektik gibi isimleri de yakında görürsek şaşırmam. Blok3,LvbelC5, xyzTvsy, 06?”24=9, saymıyorum bile.

Özellikle e-devlet şifrelerini bize isim diye yutturan adamların şarkı dedikleri şeylerde ve de kliplerinde anlattıklarını hayatına tatbik edenlerin sabıka kaydında mutlak birşeye rastlarsın. Yasaklı maddelerle yalamalı, yutmalı, götürmeli, havlamalı küfürlerle etrafı nasıl kirlettiklerini sadece ben görmüyordum muhtemelen.

Açık kanallardan sabıkalı bir hayatın reçetesini veriyorlar adeta. Alkolü, sigarayı, fuhuşu, lüksü, isyanı gençlerin zihnine nakış nakış işliyorlar. Anormallikleri normalleştiriyorlar. Suçu sırandalaştıryorlar. Gençler dinliyor bizler de olan biteni izlemekle kalıyoruz gibi.

Devlet, su havzalarını kirleten fabrikalara ne yapıyorsa gençlerin dimağlarını da kirleten bu zibidilere aynı şeyleri yapmak zorunda. Bu ziniyaları kulağından tutup öyle şarkılarındaki gibi değil gerçekten ayağını yerden kesecek şekilde hak ettiği muameleye maruz bırakmalı.

Hani hürriyet, özgürlük falan filan diye hesap soracak olanlara da “Otur Daha Karpuz Kesecektik” grubu mu dediniz. Haa o bende yok dersiniz, olur, biter.