Sağır bir adama “ne güzelsin” demişler
Sağır zaten; duyamamış…
Kör, zaten dönüp bakamamış…
Dilsiz ise duymuş, yüreğine işlemiş…
Ama söyleyememiş.
Ne güzel bir zincir bu, ne acı bir durum
Her halkası bir eksiklik, her halkası bir yalnızlık
Öyle bir toplum olmuşuz ki tam da gerçek halimizi anlatıyor.
Bugün yaşadığımız toplum tam da bu zincirin halkaları gibi.
Gürültünün ortasında sessizliğe mahkûm olmuş bir kalabalık gibiyiz.
Konuşan çok, ama dinleyen yok.
Bakan çok, ama gören yok.
Anlayan çok az, anlatmaya çalışanlar ise yorgun…
Çünkü anladığı halde susan, hissettiği halde ifade edemeyen, gördüğü halde gözlerini kaçıran insanların çoğaldığı bir çağda yaşıyoruz.
Herkes konuşuyor ama kimse duymuyor, sağırlaşıyor veya dinlemiyor.
Herkes görüyor gibi oluyor ama hiç kimse görmüyor, göremiyor, bakamıyor bile.
Kalabalıklar içinde tek başına konuşan dilsizler gibi olduk.
Duygular içimize gömülmüş, düşüncelerimiz yarım kalmış, hislerimiz yutkunmuş ama çıkamamış kelimeye.
Sözlerimiz yarım kalmış, ama yargılarımız tam.
Birbirimize hiç tahammülümüz yok, sabrımız hiç yok.
Kimi sadece konuşmak istiyor, ama kimseyi duymadan, kendi doğrultusunda
Kimi sadece bakıyor, fakat görmeden…
Kimi ise her şeyi anlıyor ama susmak zorunda kalıyor.
Çünkü ne söylese boşa gidecek bunu da çok iyi biliyor.
Çünkü konuşan değil, bağıran haklı sayılıyor günümüzde.
Oysa en büyük ihtiyacımız nedir biliyor musunuz?
Birbirimizi gerçekten duymak…
Yargılamadan dinlemek, ezmeden anlamak, susmadan anlatmak.
Toplum bir beden gibidir, biz ise onun organları…
Ama biz bu bedende kör bir göz, sağır bir kulak, konuşamayan bir dil gibi yaşıyoruz.
Birbirimizi tanımadan, anlamadan, çoğu zaman sadece varsayarak yargılıyoruz.
Oysa toplum bir beden gibidir.
Göz görmezse ayağın nereye bastığını bilemez.
Kulak duymazsa dil ne söyleyeceğini kestiremez.
Dil susarsa kalp yalnız kalır.
Biz birbirimize bağlıyız ama birbirimizi görmeden, duymadan yaşıyoruz.
Evet, Kör insana güzellik anlatılmaz belki ama en azından hissettirilir.
Sağır biri sesimizi duymasa da bakışından samimiyeti anlaşılır.
Dilsiz konuşamasa da gözleriyle haykırır sevgisini.
İşte biz de o zaman yeniden hissetmeyi, anlamayı, anlatmayı öğrenmeliyiz.
Suskun yürekleri konuşturmayı, görünmeyen acıları görmeyi…
Ve en önemlisi, duymak için değil, anlamak için dinlemeyi.
Çünkü bazen en büyük felaket, duymamak ya da görememek değil…
Duymaya açıkken kulakları kapatmak, gözler açıksa da görememek, bakamamaktır, anlamamaktır, anlamaya çalışmamaktır.
Ve bir toplumun çöküşü, işte tam da burada başlar.
Birbirini duymayan kalplerin, birbirine susan gözlerin içinde…
Ne yapmalıyız peki?
Kalpten kalbe köprüler kurmalı.
Yargılamadan dinlemeyi öğrenmeli,
Görmeden hissetmeyi bilmeli,
Anlatmak için değil, anlaşılmak için konuşmalı.
Ve bazen, sadece birinin gözlerinin içine bakıp,
"Ben seni duydum" diyebilmek,
İnşa edilecek en büyük köprüdür.
Çünkü toplumlar kelimelerle değil, kalplerle inşa edilir.
Evet, bir toplumun çöküşü;
Ne işitme kaybıyla, ne görme bozukluğuyla başlar…
Birbirini duymayan yüreklerle, birbirine körleşmiş vicdanlarla başlar.