1571 yılında Osmanlı Devleti’nin egemenliğine giren Kıbrıs, 4 Haziran 1878 tarihli anlaşmayla geçici olarak İngiltere’ye bırakılmıştır. Ancak İngiltere, I. Dünya Savaşı gerekçe göstererek 5 Kasım 1914’te adayı tek taraflı olarak ilhak etmiştir.
İngiliz yönetimi ve özellikle 1919’dan itibaren Rumlar arasında güç kazanan Enosis (Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanması) düşüncesi, Kıbrıs Türkleri arasında ciddi kaygılara yol açmıştır. Lozan Antlaşması sonrasında adanın yeniden Türkiye’ye bırakılmayacağının anlaşılması üzerine, birçok Kıbrıs Türkü daha iyi yaşam ve eğitim imkânları için Türkiye’ye göç etmiş, bir kısmı ise eşit haklarla yaşama umuduyla adada kalmayı tercih etmiştir.
II. Dünya Savaşı sırasında geri planda kalan Enosis fikri, savaş sonrasında yeniden güç kazanmıştır. 1947 Paris Antlaşması ile Oniki Ada’nın Yunanistan’a verilmesi, Megali İdea düşüncesini canlandırmış ve Yunan kamuoyu dikkatini yeniden Kıbrıs’a çevirmiştir.
Rum Ortodoks Kilisesi ile AKEL Partisi’nin desteğini alan Rumlar, önce İngiltere’den bağımsızlık, ardından Yunanistan’la birleşme hedefi doğrultusunda girişimlerde bulunmuşlardır. Yunan Parlamentosu’nun Enosis’i destekleyen kararının ardından Londra’ya gönderilen Rum heyeti, İngiltere’den Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanmasını talep etmiş, ancak bu istek hem İngiltere tarafından reddedilmiş hem de Kıbrıs Türklerinin sert tepkisiyle karşılaşmıştır.
İngiltere’nin 1948 yılında önerdiği ve Rumlara çoğunluk sağlayan Yasama Meclisi modelini Rum tarafı yeterli özerklik sağlamadığı gerekçesiyle kabul etmemiştir. Bunun ardından 1950 yılında Rumların kendi aralarında düzenledikleri plebisitte büyük çoğunluk Enosis yönünde oy kullanmış, aynı yıl Makarios Başpiskopos seçilmiştir.
Yunan subayı Georgios Grivas’ın adaya gelişiyle birlikte EOKA adlı silahlı örgüt faaliyete geçmiş ve şiddet olayları hızla artmıştır. Bu gelişmeler üzerine Türkiye, 1955 yılında Kıbrıs meselesini dış politikasının önemli gündem maddelerinden biri hâline getirmiştir. Aynı yıl İngiltere’nin çağrısıyla Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin katılımıyla Londra Konferansı toplanmıştır. Türkiye başlangıçta adanın kendisine iadesini savunmuş, ancak uluslararası dengeleri dikkate alarak zamanla Taksim politikasını benimsemiştir. Sokaklarda ise tek bir slogan yankılanmıştır: “Ya Taksim Ya Ölüm!”
1955’ten sonra EOKA’nın silahlı eylemleri Kıbrıs’ta çatışmaları artırmıştır. 1960’ta kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti kısa sürede işlemez hâle gelmiş, Türklere yönelik saldırılar önlenemez olmuştur. Hele hele 1963’te yaşanan Kanlı Noel saldırıları toplumlararası çatışmaları iyice derinleştirmiştir.
Adayı kendine bağlamak isteyen Yunanistan’ın desteğiyle 15 Temmuz 1974’te yaşanan darbenin ardından Türkiye, garantörlük hakkını kullanma kararı almıştır. 20 Temmuz 1974 günü başlayan Kıbrıs Barış Harekâtı, Kıbrıs’ta yaşayan Türklerin sahipsiz olmadığını tüm dünyaya gösteren askeri bir harekât olarak tarihte yerini almıştır.
Türkiye, Birinci Dünya Savaşı’ndan bu tarihe kadar ilk kez bir askeri harekâtın içine girmiş, teçhizat ve koordinasyon eksikliklerine rağmen Türk askeri kısa sürede Adada güvenliği tesis etmiştir.
Son yıllarda Kıbrıs’ta bazı çatlak sesler, Türkiye’yi “işgalci” olarak göstermekte ve “Kıbrıs’ın kaderinin Kıbrıslılar tarafından çizileceğini” beyan etmektedirler. Buna karşın şu husus unutulmamalıdır ki Kıbrıs, Türkiye için yalnızca Doğu Akdeniz'de stratejik bir ada değil; tarihimizin, kültürümüzün ve millî hafızamızın ayrılmaz bir parçasıdır. Bu nedenle Türkiye, dün olduğu gibi bugün de Kıbrıs Türklerinin huzurunun, güvenliğinin ve haklarının en güçlü teminatı olmaya devam edecektir.
20 Temmuz Kıbrıs Barış Harekâtının 52’nci yıl dönümünü idrak ettiğimiz bugünlerde Kıbrıs Davasının yılmaz savunucuları olan ve ömürlerini Kıbrıs Türklerinin varlığına adayan Dr. Fazıl Küçük ve Rauf Denktaş’ı da bir kez daha rahmetle anıyorum.
.