Trabzon’a ayak bastığı günden beri, sadece saha içi değil, oradan daha fazlasını saha dışında icra ederek, kazanım sağlayan Muhammed Salah’a Diyarbakır çarşısında gezinirken denk geldim!
Hoşbeş edemedik! Söz söyleyemedik!
Ama o “kitapçık” şekliyle satırlara döktürmüştü. Ben 10 tane aldım. Birini okudum!
Sin Eren’in Mor Elma Yayıncılık’tan çıkardığı, “Sırdaşım Muhammed Salah.”

“Hayal ettiğin alanda başarılı olmak, kendini süper insan hissetmeni sağlıyor” diye başlayıp, “Alçak gönüllü ol! Göreceksin bazı golleri nasıl attığını hiç kimse anlamayacak.” ifadeleri ile tamamlanan kitapçık, ben diyeyim “kıssadan hisse almasını bilenler”, siz söyleyin “kısa ve öz kelimelerden kavrayabilenler” için baştan aşağı ders dolu!
DEVLET MALI DENİZ…
Gerçeğinde, “mal-mülk, önce Allah’ın, sonra devletin, sonra da insanındır.”
Ama “Beşer şaşar” olan insanoğlu her yerde değilse bile çok yerde bunu ne hale getirmiş, ya da getirmeye çalışıyor?
Hem de tam tersi ile!
“Mal önce insanın, sonra devletin, kalır ise (!) Allah’ın!”
İfrata varma da bu yetmemiş, yetmiyor!
“Tüyü bitmemiş yetimin hakkı olduğu” devlet malına çökmeyi, çalmayı adeta terkib-i bent haline getirdiği söz ile adeta normalleştirmiş, normalleştiriyor!
“Devlet malı deniz, yemeyen domuz” söylemini rehber edinerek çalıyor, çırpıyor!
Kimileri bunlarla geçimini sağlıyor! Kimileri de karun oluyor!
Ben diyeyim “dünya servetlerine”, siz söyleyin “haramlarına” katarak içiyor, yiyorlar!
*
Ezcümle, kıssadan hisse:
İki domur tatile gitmeye karar vermişler. Biri ben “Havai adalarına gideceğim” demiş.
Diğeri ise ben, “Domuz yemeyen bir yerde tatil yapacağım” dediğinde, arkadaşı, “Ne ilgisi var?” diye sorunca aldığı cevaba bakın:
“Oralarda her türlü herzeyi yiyor ama domuz yemiyorlar!”
KAMYON ARKASI SLOGAN GÜNCELLENDİ!
Kamuoyunda “Kamyon arkası yazılar” olarak da adlandırılan “az söz, çok anlam” taşıyan sloganlar bile güncellenip değişime uğradı, uğruyor!
Önceki gün araç kullanırken yan koltukta oturan arkadaşım; “Baksana! Şu geçen kamyonun arkasına ‘Nazar etme çal, senin de olur’ yazıyordu” der demez, “Yok, öyle değil! O söz, ‘Nazar etme çalış, senin de olur’ şeklindedir” diye itiraz ettim.
“Bas gaza yetişip, okuyalım” önerisine sürat yapmayı sevmediğimden uymadım.
Uymadım ama kendi kendime şöyle de düşünmedim değil:
“Geçmişte çalışılarak kazanılır, hadi diyelim zengin olunur idi. Geldiğimiz noktada çalanlar daha çok kazanıp, daha zengin oluyorlar. Belki de adam kamyonunda kamyon arkası yazıyı güncellemiştir!”
URALOĞLU’NDAN NET TEŞHİS: “YAPAY ZEKANIN DUYGUSU YOK”
Önceki haftaların birinde, birlikte çalıştığım, meslektaşım Ömer Altuntaş’tan “Bir dergiye şu yazıyı yazdım. Bir göz atsana. Düzeltilecek yerler varsa gereğini yap” diyerek yardım talep etmiştim.
Ömer’de 2 saat sonra, “Abi yazıyı yapay zekadan da yararlanarak kontrol edip, düzelttim” diyerek geri göndermişti.
Ama şaşırıp kalmıştım!
Edebi bir dergi için olduğundan dolayı duyguları da satırlara dizdiğim yazı adeta ruhsuz bir hale getirilmişti.
Olağanüstü bir durum olmadıktan sonra yanına yakınına uğramadığım yapay zeka yazıdan ruhu, edebiyatı adeta silmişti.
“Bu durum tek cümle ile nasıl özetlenir?” diye düşünürken, Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Sayın Abdullah Uraloğlu’nun gazetede yer alan açıklamasına başlık olarak atılmış şu satırlar imdadıma yetişti:

“Yapay zekanın duygusu yok.”
“Tam isabet” diyerek yine kıssadan hisse hesabına hiç unutmadığım, “En büyük insan, aklını duygularına üstün kılandır” teşhisinin yanlışlığı tekrar aklıma gelmedi değil!
Hem de, “Duygusu olmayana insan mı denir?” diye sorarak…
DEĞİŞİM İÇİN DELİLİKTEN DEĞİL, SALAKLIKTAN VAZGEÇMELİ…
Her ne kadar değişime, dolayısıyla gelişime pek ayak uyduramayanların hakim olduğu bir toplum yapısına sahip olsak da, bir yerden başlamak gerekiyor.
Hatta bunu “Zihniyet değişimi” diyerek yapmaktan başka çare kalmamıştır.
İşte, aşta, eğitimde ekonomide, sporda tekke de!
İşte, masa başı görevi…
Aşta, hazırda raf ömürlü gıdayı…
Eğitimde, öğrenmeyi değil diploma almayı…
Ekonomide üreterek değil, satarak kazanmayı…
Sporda alın teri ile değil, şike ile hakem kararı ile puan almayı…
Tekkede anlayarak değil, ezberleyerek ahrete hazırlanmayı…
Velhasılı kelam, çalışmamayı, okumamayı, anlamamayı, üretmemeyi tercih edip, ama buna rağmen kazanma hesabı yapmayı artık bir kenara koymak değil, yok edip atmak gerekiyor.
Hatta çoklar bile gerekiyor!
Çok okumak,
Çok çalışmak,
Çok üretmek,
Çok satmak gibi…
Bunun için de değişmek gerekiyor değişmek!
Yanlış da olsa boşuna mı denmiş? “Değişmeyen deliler ve ölülerdir” diye…
Ama bu sözü bile değiştirmek gerekiyor!
Çünkü “değişmeyen, deliler değil, salaklardır!”
Nasıl mı?
*
KISSADAN HİSSE
Adamın birinin arabasının lastiği sağanak yağmurlu bir günde tam da akıl hastanesinin önünde patlar. Adam arabanın lastiğini söker. Söktüğü 4 bijonu da kenara dizer. Ama artan yağmurla gelen sular bijonları sürükleyip mazgala atar. Adam ne yapacağını bilemez şekilde çaresince düşünmeye başlar. Ama çözüm bulamaz. Bunları hastanenin bahçesindeki demir parmaklıkların arkasından izleyen biri (hadi deli diyelim), adama, “Sen yapıyorsun?” diye sorarak seslenir.
Adam, “Git kafamdan, bir de senle mi uğraşayım” der ama deli ısrar edince, “Stepneyi taktım tam bijonları takacaktım ki yağmur suları sürükleyip götürdü. Ne yapacağımı bilmiyorum” der.
Deli hemen önerisini yapar: “Diğer lastiklerden birer tane bijon çıkarıp, yedek lastiğe tak. Seni lastikçiye kadar götürür.”
Adama mantıklı gelir. Delinin dediğini yapar. Tam gidecek iken geri dönüp, “Senin burada ne işin var. Niye akıl hastanesine tıkadılar?” diye sorunca da aldığı cevaba bakar mısınız:
-“Ben burada delilikten yatıyorum, salaklıkdan değil! Deliyiz denildi ise salak da değiliz ya!”