Orta Doğu yine yanıyor. Ama bu kez alevler eskisinden daha yüksek, daha tehlikeli ve daha yakın.
Bir yanda Gazze…
Yıllardır süren acının artık tarif edilemez hâle geldiği, insanlığın sınandığı bir coğrafya.
Diğer yanda Amerika’nın İsrail’i desteği ile; İsrail ile İran arasında alevlenen ve giderek sertleşen bir savaş…
Bu sadece bölgesel bir kriz değil.
Bu, küresel bir kırılmanın ayak sesleri.
Ve biz, o kırılmanın tam yanı başındayız.
Türkiye, haritada sadece bir ülke değil;
bir köprü, bir geçiş noktası, bir denge unsuru.
Asya ile Avrupa’nın kesiştiği, enerji yollarının düğümlendiği, tarih boyunca güç mücadelelerinin merkezinde yer almış bir coğrafya…
Ama aynı zamanda her sarsıntıyı ilk hisseden yer.
Savaşın Türkiye’ye etkisi sadece sınırdan geçen bir tehdit değildir.
Asıl etki, görünmeyen dalgalarla gelir:
Ekonomi sarsılır…
Göç hareketleri artar…
Güvenlik riskleri büyür…
Toplumsal huzur ince bir çizgide yürümeye başlar…
Enerji fiyatları yükselir, hayat pahalılığı derinleşir…
İhracat ve ithalat dengesi bozulur, üretim zincirleri zarar görür…
Turizm sektörü en küçük gerilimde bile darbe alır…
Sınır bölgelerinde yaşayan vatandaşlar için belirsizlik ve tedirginlik artar…
Bugün Orta Doğu’da atılan her adım, Türkiye’nin yarınını doğrudan şekillendiriyor.
Enerji hatları…
Ticaret yolları…
Boğazlardan geçen küresel denge…
Diplomatik dengeler…
Hepsi bu yangının tam ortasında.
Türkiye’nn bulunduğu coğrafya, onu sadece izleyen değil;
etkilenen, yön veren ve zaman zaman bedel ödeyen bir aktör hâline getiriyor.
Ama asıl mesele şu:
Biz bu tabloyu ne kadar ciddiye alıyoruz?
Gündemler hızla değişiyor, tartışmalar yüzeyde kalıyor.
Oysa tarih, böyle dönemlerde yapılan hataları affetmez.
Çünkü büyük krizler, küçük ihmallerle büyür.
Türkiye için en büyük risk;
savaşın kendisi değil,
savaşın etkilerini küçümsemektir.
Unutulmamalı ki bu coğrafyada hiçbir ateş, çıktığı yerde kalmaz.
Rüzgâr yön değiştirir…
Ve o alev, hiç beklenmedik bir anda kapına dayanır.
Bugün olanları sadece izleyenler,
yarın yaşananların içinde kalır.
Bu yüzden mesele sadece Orta Doğu meselesi değildir.
Bu mesele, Türkiye’nin geleceği meselesidir.
Ve belki de artık sormamız gereken soru şudur:
Ateş çemberi büyürken, biz gerçekten ne kadar güvendeyiz?