Rahmetli meslektaşımız, ağabeyimiz Orhan Kaynar’ın Hürriyet Gazetesi’nde (1948-2001) “Gel de Yazma” adlı bir köşesi vardı. Ziyad Nemli’nin (1931-1990) “Oltaya Vuranlar”, Mehmet Tan’ın (1947-2003) (Trabzon Kazanı) köşeleri gibi…
Harflerden kelime, kelimelerden satır, satırlardan paragraflar yaparak, epeyce de “Anlayana sivrisinek saz” deyip, mesajları adrese teslim ederlerdi. Onları yad ettim.
Daha doğrusu birileri hatırlatıp, adeta “Gel de Yazma” dedirtti.
O birileri epey zamandır fındıkta adeta “çaktırmadan” bir yerlere çalışır, hizmet eder gibiler. Hem de bizden, ille de üreticiden yana gözükerek!
Hiç uzatmaya, ıvırmaya kıvırmaya gerek yok.

Asıl işi yasa yapmak olmasına rağmen anlamadığı işlere tevessül eden siyaset erbabından tutunda, üretim değilse bile üretici için (!) sahnelerde gezinerek kendilerini temsilci yerine koyanların, fındığın alıcılarını “düşman” ilan edip, adeta “Bu ülkeden gidin. Size bizden artık fındık alamayacaksınız” babındaki icraatlarının sonucu nereye vardı, varıyor? Bilir misiniz?
Şili’de, Amerika’da, Gürcistan’da, Azerbaycan’da, Bulgaristan’da sadece fındık üretim miktarlarını değil, bir zamanlar 30-35 olan randımanının bile 45-50’ye yükseltmelerini teşvik ederek Türkiye’nin elindeki pazarı azar azar almalarına…
Bu durumda “Gel de şeytanın avukatlığını” yapıp, “Bunlar fındıkta Türkiye’ye rakip olmaya çalışanlardan teşvik pirimi alıyorlar” diye düşünme bakayım!
Hatta, “Düşünmeye gerek yok. Yaptıkları dolaylı destek, rakamlarla da ortada” deme bakayım!
Hadi, “Kötü mal sahibi kiracıyı ev ev sahibi yapar” derb-i meselini de hatırlatalım gitsin!
Prof. Dr. BEKTAŞ’A;
“DOKUZ KÖYDEN KOVMA CEZASI!”
Başta depremler olmak üzere, toprak hareketleri konusunda, “İşinin erbabı” diye tarif edebileceğimiz Prof. Dr. Osman Bektaş’ın, TOKİ tarafından “yargıya havale edilmesi” ne dense dense ne denir?
Halk arasındaki “Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar” sözü diyeceğim ama bu iş halka bırakılmayın, adalet terazisi adına yargıya havale edilince tereddüt etmedim değil!
Etmemin sebebi de, ben diyeyim; “Sapla samanın birbirine karıştırıldığı”, siz söyleyin “Suçun kişilere göre yer değiştirildiği” bir hukuk sisteminde “Acaba burada adalet nasıl tecelli ettirilecek?” sorusuna halkın endişe ile cevap arayacak olmasından başka bir şey değil!
Nasıl endişe edilmesin ki?
Bilmeyenlerin, bilenlerden daha etken olması bal gibi ortada iken!
Ama bildiğim bir şey var ki, o da Osman Hoca’nın, doğrular adına davasından vazgeçmeyip, “Onuncu köyden” devam edeceğidir!
Aramızdan ayrılışın 8’inci yıldönümünde;
ŞÜKRÜ GÜNGÖR KÖLEOĞLU
Bundan 8 yıl önce, 28 Mart 2018’de aramızdan ayrılmıştı Şükrü Güngör Köleoğlu…
Üretim ve ticaretinde giderek azalmasına rağmen Dünya Liderliğini sürdürdüğümüz fındık sektörüne 2005’de Arsin OSB’de üretime geçen Dünyanın en gelişmiş entegre tesisini inşasının baş mimarı olarak damgasını vurmuş, “Çalışmayı en büyük ibadet” kabul edecek kadar zaman kavramını kenara koymuş Has İnsan, iyi bir dost idi Şükrü Abi…
Kamu önünde ortak paydamız “Fındık” gibi algılansa da, insanlığı ve de ona dayalı dostluğu “Her kademede ihmal etmemek” güdüsü ile birlikte idik.
Söz konusu “Hastalık” olunca, ilk aklımıza gelen “vücut sağlığımız” olsa da, Şükrü Abi için, “Yaşatan bir hastalık” daha vardı”
O da, her şartta, Trabzonsporlu olmak, Trabzonspor’u düşünmek…

Ki o sahiplenme güdüsü, o taraftarlık duygusu, O’na Trabzon Ticaret Borsası Başkanlığı döneminde, hem fındık, hem Trabzonspor adına “Trabzonspor’un Resmi Yiyeceği FİNDUK” sloganı ile tribünlere futbolcuların fındık paketleri attıkları kampanyayı yaptırdı.
Yetinmedi, “Fındığı ekmek ile buluşturalım” dedi, Türkiye genelinde “Fındıklı Ekmek Kampanyası”nı hayata geçirdi.
Hele hele, Tonya’nın Kadıralak yaylası yakınlarına çimento fabrikası kurma girişimine karşı çıkıp, ”Bu sizin yaptığınız, cennette cehennem çokuru açmaya çalışmaktır” demesi yok mu?
Tonya halkı ve yüzbinlerce çevrecinin teşekkürü ile cinayetin işlenmesine “dur” dedirtmişti.
Mekânın cennet olsun, “İyilikleri gizli saklı yapan Has İnsan.”
KADİRŞİNASLIĞA MİSAL: EROL GÜNAYDIN…
Söz konusu sanat olduğunda iki tarif yapılır.
Biri; “Sanat sanat içindir.”
Diğeri; “Sanat toplum içindir.”
Ezcümle: Sanatı toplum için yapmaya kalkarsanız, sanatçı olamaz, modacı olursunuz!
Sanatı sanat için yapılırsa, bilinmeyen ortaya çıkar, farklılık olur. Toplumun istediğini yapma sanat değildir. Zaten toplumda bu bilinen bir şeydir.

Onun için sanat ve sanatçı adına toplum hesabına gezinip durmayıp, Trabzon-Akçaabat doğumlu bir sanatçıyı, Erol Günaydın’ı (16 Nisan 1933-15 Ekim 2012) ya edelim.
Ederken de Akçaabatlıların, Akçaabat Belediyesi, Başkan Osman Nuri Ekim’in, kadirşinaslığını, vefakârlığını, Tiyatro Günleri ile Erol Günaydın’ı unutturmadığını, dahası mevcut ve gelecek kuşaklara hatırlattığını belirtip, önce sanat, sonra toplum adına teşekkür edelim.
ZİHNİ AğırMan…
Ahmet Haşim’in, “Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden” şiirini hatırlatır bana, sevgili dostum, meslektaşım Zihni Ağırman…
Biraz değil, epeyce de hayatı şiir tadında yaşamayı becerebildiği için de olsa gerek, Haşim’in merdivenlerde hissettiği “ağırlığı”, Zihni kardeşim soyadına, “Ağır” ile eklemekle kalmamış, bir de ona İngilizce de “adam” anlamına gelen “MAN”ı eklemiş.

Bana da soyadı üzerinden hareket ederek, fazla söze gerek bıraktırmamış ve “Ağır Adam” dedirtti!
Mesleki ve insani anlamdaki bu ağırlığı fark etmiş olacaklar ki, Uluslararası Basın Konfederasyonu’nu da Zihni’yi Trabzon Temsilcisi olarak sevmiş.
İyi ve doğru bir seçim. Başarılar Zihni AğırMAN…
DÜNDEN BUGÜNE
Bundan tam tamına 10 yıl önce, “Söz uçar yazı kalır” babından kayıt altına alınmasını sağlamışız.
İşte onlar:
*
Uyarsa "MİLLET", uymazsa "İLLET" iradesi!
Öylesine "riyakâr", öylesine "kendine doğrucu", o kadar "bencil ve çıkarcı" olundu ki, sandıktan "Evet-Hayır" diye çıkacak oyu; ya da genel kurulda "kabul-ret" diye kalkan eli istediğimiz gibi ise "iyi", değil ise "kötü" sayacağız, sayıyoruz.
Bir başka deyişle, bize uyarsa "Millet iradesi", uymaz ise "İllet iradesi" yerine koyuyoruz vesselâm!
*
Fındık adına…
Dünya da; "Diğer üretici ülkeler Türkiye'nin."
Türkiye'de de; "Karadeniz'in Batısındakilerin, Doğusundakilerin" fındık üretimindeki hakimiyetine yakın bir gelecekte son verirler ise şaşırmayın!
Sonra da; "Bilemedik, göremedik, anlayamadık" diyerek, "Allah'ım bizi affet" diye de yalvarmaya kalkmayın!
KISSADAN HİSSE…
Adamın birinin arabasının lastiği akıl hastanesinin hemen yanında patlamış. Patlamış patlamasına da, gökten boşanırcasına da yağmur yağıyormuş.
"İş başa düştü" diyerek, krikoyu vurmuş, patlayan lastiği çıkarmış. 4 bijonu ise yan yana yere dizmiş. Yedek lastiği yerleştirip bijonları takacağı sırada, yağmur suları bunları logara süpürmez mi?
Bijonlar gidince adam lastiği nasıl tutuşturacağını kara kara düşünmeye başlamış. Hastanenin demir parmaklıkları arasından delinin biri kendisine bakarak, "Ne oldu?" diye sormuş.
Adam; "Git kafamdan bir de seninle mi uğraşacağım" diye çıkışmış. Bizim deli de susmuş!

Ama adam bir o yana, ne yapacağını düşünerek bir bu yana oflayıp, puflayarak volta atarken, deli tekrar üstelemiş; "Yahu tamam kızma. Ne oldu? Söyle" diyerek tekrar söz etmiş.
Adam da, "Bijonlar logara gitti. Tekerleği takamıyorum" deyince, deli de; "Bundan kolay ne var. Diğer üç tekerlekten birer tane sök ve dördüncü tekerleğe tak" diye akıl vermiş!
Adam, yerinden fırlamış, delinin dediklerini yapıp, basmış gaza giderken az ilerde durup geri geri gelmiş. Ve parmaklık arkasındaki delinin yanına giderek, "Seni buraya niye tıkadılar?" diye sormuş.
Deli dile gelmiş: "Anladım! Sen demek istiyorsun ki, 'Benim aklıma gelmeyen bu delinin aklına nasıl geldi?’ Bana baksana! Deli diyorlarsa da salak da değiliz yaa!"