Ahlâken ve bütün dinlerde, Allah’a şirk koşmanın haricinde en büyük günah “Yalan Söylemek” olarak kabul edilir.
Ama ne gariptir ki politikada, daha doğrusu “Türk Tipi Siyasette” yalan adeta “mübah” kabul edilir, halk arasında bile “Siyasette yalan olur” denilir hale gelmiş, getirilmiştir.
Yani, bir ana-baba evladını bireysel olarak; “Yalan çok kötü bir alışkanlıktır. Yasaktır. Günahtır” diyerek yetiştirir.
Ama aynı yalan, toplumu, kamuyu yönetmeye talip olup da adına “Politikacı” denilenlere, milyonlara söyledikleri gerçek olmayanlara, dahası türkülere bile “Dün dediğin bugünkünü tutmuyor” şeklinde nağme olanlara ahlak ve din dışı sayılmıyor.
Üstüne üstlük böylesi bir yalan kabullenişi yetmezmiş gibi, “Boğazın dokuz boğumlu” olduğunu unutup, “Kırk kez düşünüp, bir kez konuşmaları” gerekenler bu gerçeği adeta kenara koyuyorlar.
Sonra da, “Ağızlarından çıkanı da kulakları duymuyorlar” olsa gerek gözlerini yumup, ağızlarına ne geliyorsa söylüyorlar. O kadar ki, bunlara “hakaret” demek bile hafif kalıyor.
Bunun ederi de tek cümle ile şudur: “Bu sözler, bunlar ne insanlığa, ne adamlığa, hele hele kamuyu yönetmeye talip olanların ağzına sığmıyor, sığmaz!”
“Sığar” diyenler var ise, onlara da Mevlana Celalettin Rumi, asırlar öncesinden mesajı zaten göndermiş:
"Suskunluğum asaletimdendir.
Her lâfa verecek bir cevabım var elbet.
Lâkin bir lâfa bakarım lâf mı diye.
Bir de söyleyene bakarım adam mı diye!"
İSRAİL ve ULUSLARARASI HUKUĞA AYKIRILIK…

Televizyonların ana haberleri, gazetelerin manşetleri İsrail’in Sumud Filosu’na yaptığı saldırıları, “Uluslararası Hukuğa Aykırı hareket ediyor” diyerek veriyorlar.
Bunları görünce, okuyunca, dinleyince insanın; “Güler misin? Ağlar mısın?” diyesi geliyor!
Yahu; bu ne gaflet!
Bu ne delâlet!
Bu ne gerçeği görememek!
Bu ne tarihi bilmemek, akıldışılıktır!
Yahu İsrail kurulduğundan beri hukuka aykırı olmayacak şekilde ne zaman hareket etti ki?
Bırakın hukuku itmeyi, insanları katlederek yüzbinlerce cana kıymadı mı? Kıymaya da devam etmiyor mu?
80 yıldır İsrail hukuka aykırı hareket ediyor, birileri de ağızlarına sakız etmiş, habire bu halden, ben diyeyim “söz” siz söyleyin “şikayet” ediyor! Bir başka ifade ile sadece, “Lâf üretiyorlar!”
İsrail ise, “Aynı hamam, aynı tas” hesabıyla, “hukuku guguk” yaparak “Katliam kervanını yürütüyor!”
Sonuç?
Değişen bir şey yok! Hukuku dinlemeyene yaptırımı olan ceza yok! Bunu sadece seyredenlerde ise sadece lâf üstüne lâf çooook!
İşin Türkçesi; ederi olmayan bu lâfların değeri de yok!
NÜKLEERCİ DELİLER…
ABD lideri, Trump’un İran ile ilgili “Lâf Bombardımanı”, Pentagon’un “Uçak bombardımanından” daha yoğun!
Tabir yerinde ise, her bulunduğu, her oturduğu yerden “Yummuş gözünü, açmış ağzını” habire konuşuyor!

Konuştukça da zaman zaman ne dediğini, neyi kast ettiğini bile fark etmiyor.
Hele hele önceki gün sanırım, Amerika adına ve aynanın karşısına da kendinin oturmuş olduğunu unutmuş olacak ki, “Deli insanların nükleer silaha sahip olmalarına izin veremeyiz” demez mi?
KISSADAN HİSSE…
Bir gün tımarhanede yangın çıkar. Doktorlar “delileri nasıl çıkaracağız” derken başhekim parlak bir fikir sunar:
-Hasta bakıcıyı soyup aralarına yollayalım. Canlı bomba sanıp kaçarlar!

Doktorların hepsi mecburen “tamam” der ve planı uygulamaya koyarlar.
Hasta bakıcı emir kulu olduğu için mecburen soyunup gider. Deliler aynen dedikleri gibi bunu canlı bomba sanıp camdan atarlar.
Bunun üzerine bizim başhekim doktorlardan birini de yollar yine camdan atarlar. İkinci, üçüncü derken sıranın kendisine geldiğini anlayan doktorlardan biri itiraz eder:
-Madem fikir sizden çıktı Başhekim bey, bir de siz deneyin!
Başhekim de gururuna yediremez ve gider. Deliler bu defa kaçarlar yangın söndürülür. Ortalık sakinleşir ve delilere sorarlar:
-Neden diğerlerinde değil de, başhekim de kaçtınız?
Deliler cevap verir:
–Onun fitili çok kısaydı! Atacak vaktimiz yoktu!
ZO’dan TMO TÜRKÜLERİ KOROSU!
Ben diyeyim; “Bir zamanlar”, siz söyleyin; “İşlerine geldiğinde”, nam-ı değer TMO’yu, yani Toprak Mahsulleri Ofisi’nin fındıkta adeta, “Kendileri istedikleri, zorladıkları” için “Güzel işler” yaptığını sayarak yere göğe sığdıramayanlar şimdi aynı kurumu yerden yere vuruyor, çağrı üstüne çağrı yapıyorlar.
Ama artık onları ne dinleyen, ne dikkate, ne de kaale alan var.
Basın üzerinden seyredenleri, demeçleri okuyanları, fotoğraflarını görenleri çok ama yetkili bazında dinleyen ve dikkate alanları artık olmayan bir “ZO Korosu” oluşturmuşlar!
Solistler geçidinde:
Birisi; “Ne yapıp, ne edip piyasaya girmesi lazım”ı söylüyor!
Diğeri; “Rekabet Kurumu harekete geçsin” diye başlıyor!
Öteki, “Geri çekilmesi doğru değil” türküsünü çığırıyor!
Koro halinde de; “Bırakıp gidersen, bil ki yaşamam” şarkısı ile konseri noktalıyorlar!
Ancak sadece ve sadece; “Kendileri çalıp, kendileri söylüyor ve dinliyorlar!”
OKÇULAR DA TOPRAK NİYE KAYMASIN Kİ?
Niye kaymasın ki?
Daha doğrusu, yağışı bol, toprağı gevşek Doğu Karadeniz neresi kaymıyor, kaydırılmıyor ki?
Toprağa her kazmayı vuran, yetmedi loderi sokanların, tabiattaki dengeyi bozup bozmadıklarına dikkat ettikleri yok ki!
“Ben işimi göreyim. Gerisi beni ilgilendirmez” diyerek toprağın böğrün saplanmış ağaçları kökünden söküp atmaları yetmiyormuş gibi, arazinin yapısını da bozarak suya söküp atması için zemin bile hazırlıyorlar.

Ne adına?
Kimisi yol açmak için!
Kimisi ev yapmak için!
Kimisi boru hattı döşemek için!

Ondan sonra da, “Heyelanlar niye artıyor?” diye sorup, gözle görülenlere bile cevap aranıyor.
Okçular Mahallesinde meydana gelen ve halâ aktifliğini sürdüren heyelana neyin sebep olduğunu cümle alem biliyor, fotoğraflarda zaten bunu ortaya koyuyor.
Tabii görmesini değil, akıl gözüyle bakmasını bilene göre!
DÜNDEN BUGÜNE
Demokrasi akıl işidir, gönül işi değil…
Kim ki; “Demokrasi gönül işidir” diyorsa, bilin ki demokrasinin en büyük düşmanı değilse bile sorunudur.
Çünkü gönül işinde taraftarlığı kısa zamanda aşan; “Her şey benim için” diyen fanatiklik vardır.
Akıl var ise, demokrasi vardır. Akıl ne kadar çok kullanılıyorsa, demokrasi de o kadar fazladır.
“Akıl” diyenler için amaç, “gönül” diyenler için ise araç olan demokrasinin gönül ile bağlantısı çok fazla, akıl ile o denli az olan zararlısı “öfkedir.”
Atalarımız, boşuna “Öfkeyle kalkan zararla oturur” dememişler.
Şimdi, önümüzde bir seçim var.
Bakacağız!
Demokrasi için kimler tepkiyle aynılaştırdıkları öfkeyi gönül ile, kimler ise akıldan kullanacaklar?
Thomas Paıne’nin söylediği gibi; “Kim ki, özgürlüğün bereketinden yararlanmak isterse, ona yardım etmek zahmetine katlanması gerekir.”
5 MAYIS 2007