Tarih: 18 Nisan 2026. Yer: Trabzon Beşirli sahili. Deniz dolgu alanının Faroz Balıkçı Barınağı tarafı. Saat: 17.00 sıraları.
Sağlık için yürüyüş zamanı. Hava kapalı ve hafif esintili. Sahil ise kendi yazlığına bürünmüş gibi…
Deniz kenarındaki üç beş keşiden oluşan grup dikkatimi çekince, kısa bir mola verip baktım. Sahile boylu boyunca uzanmış yunus balığını fark ettim.
Yanı başımda merakla sahile bakanların içinde, kimisi,“Aaa, yunus sahile vurmuş” kimileri, “Ayy yunus intihar etmiş” diye birbirine söyleniyorlardı.
Oysa ben onları işitip-işitmemek arasında değil, yunuslara karşı bende sevgiyi oluşturan çocukluğumun Flipper dizisini hatırlamakla meşguldüm.
Hatırlayınca da, ne kadar mutlu olduğum o yılları, anları tekrar yaşar gibiydim.

İnsanların yunuslara karşı gösterdiği sevginin oluşmasında bu dizinin de önemli etkisi çok ama çok büyüktü.
O kadar ki, Emniyet Teşkilatımız bünyesinde kurduğu bir birimine bile “Yunus” adını vermiştir.
Yanına gidip, cep telefonunun kayıt tuşuna basarken, kalbime de ince bir sızının battığını hissettim, birkaç fotoğraf çektim.
Gönlüm ve aklım boylu boyunca uzanmış yunusta iken ayaklarım beni tekrar yürüyüş yoluna taşımıştı.
Yürüyüş boyunca “Ayy yunus intihar etmiş” sözünü düşündüm durdum!
Balıkçıların yol göstericisi, uğuru olan bu balık neden hayatına kıymıştı?

Hangi sorun onun evinden, annesinden, belki çocuğundan da ayrılmasına neden olmuştu?
“Gibi gibi” sorular kafamda dolandı durdu! Dolanıp dururken, nereden, nasıl oldu anlayamadan sahildeki ölü yunustan, toplumumuzdaki gençlere, genç yunuslara sardı aklım!
Ülkemin sıkıntılı halleri, gençleri geldi dayandı gözümün önüne!
Neden toplumun yunusları bu halde? Neden ölmeyi, öldürmeyi seçiyorlar? Neden intihar ediyorlar?
Yunuslar ediyorlar, bizler de adeta çare kalmamış, çaresizce seyrediyoruz. Hem de topyekün ülke olarak. Etkilisinden, yetkilisine, en yakındakinden en uzaktakine kadar… Olan biten ne? Sadece herkes konuşuyor. Bir şeyler söylüyor, ama derde derman olmuyor!
Ülkemdeki yunusların sorularına cevap bulamayınca, ister istemez ayaklarım varmadı, gözüm gitmedi ama aklım döndü tekrar denizin kenarına…
Kafamdaki sorulara cevap arar gibiydim.
Bu durumun denizin kirliliğinden (Kimyasallar, plastikler ve diğer çöpler, aşırı avlanmalar, iklim değişiklikleri, habitat kaybı, gürültüler ve balıkçılık ekipmanları) kaynaklanmış olabileceğini sıralıyor, gerekçeli bir cevap bulmak için adeta beynimi zonkluyordum!
Birden; “Yunusların çok zeki ve sosyal canlılar olduklarını, üzüntü ve stres gibi duygular yaşayabildiklerini” ifade eden bir makaleyi hatırladım.
Bütün bu olumsuz koşulların yunusların strese girmesine ve bunun sonucu olarak panik halinde kıyıya yüzerek adeta ölüme koştuklarının bilimsel olarak açıklamaları geldi bir kere daha hafızama.
Sonra, “Denizdeki ve karadaki Yunuslar” dedim kendi kendime. Karadeniz’in kara sularında yüzenler ile Anadolu’nun karalarında yaşamaya çalışan yunusların strese maruz kalmaları, itilmeleri ile yaşama haklarını kaybetmelerindeki benzerliğe sadece kafam değil, yürüyen ayaklarım bile birbirine takıldı kaldı!
*
NOT: Bu satırlar Trabzon Üniversitesi öğretim üyesi sevgili dostum Prof. Dr. Bülent Şahin’in hislerinden düşüncelerine sefer eyleyen satırlardır.
40’LARDAN, 1001’LERE…
Halk arasında, “Birine 40 gün deli dersen deli olur” denilip durulur ya!
Hah işte yine bu “kırklanma” üzerinden, doğruları kırk kere tekrarlıyoruz ki, deli olunuyor ise, akıllı da olunabilir.
Ama “Artık, ben de umudumu kesiyorum” dersem yadırgamayın. Ama vazgeçtim de sanmayın!

40’lı söz ile bu işi başaramayacak isem, “Bin bir gece masalları”na bakıp, masal da olsa bin bir kez tekrarlayarak yol almayı kafaya koydum.
Bunun için herkesten (ben de dahil) sadece bir dileğim var.
O da, öteye beriye salmadan önce, her şeyden önce kendimize bakılmasıdır.
Hem de Hünkâr Hacı Bektaş Veli’ye kulak verip, tavsiyeyi aklımıza yerleştirip, irademize emanet ederek:
“Hararet nardadır, sacda değildir,
Kerâmet hırkada, sacda değildir.
Her ne arar isen kendinde ara.”
BİRBİRİNİ AĞIRLARLAR!
Tam emin değilim ama bir derb-i mesel de olabilir.
“Körler sağırlar, birbirini ağırlar!”
Nerden mi geldi aklıma?
Nasıl gelmesin ki?
Artık, çok uzun zamandır da izlemiyorum. Çoğunlukta benim gibi yapıyor, onu da biliyorum.
Neyi mi?
Televizyonlarda 3-5 kişi ekrana konduruluyor. Bunlardan konduruldukları televizyonun yandaş ve yoldaşlıkla yer aldığı cenahın işine ne geliyor ise, daha doğrusu seyredenlerin duymak istediklerinden çok, söyletenlerin talimatlarını yerine getiriyorlar ise, gel de “Körler sağırlar, birbirini ağırlar” deme bakayım!
Bu durumu bir arkadaşımla konuşurken, “O da bir şey mi?” diye sorup, “Yahu bozuk saat gibi günde 2 defa doğruyu gösteriyor. Bunlar onu bile yapmıyor, ya da yapamıyorlar” demez mi?
SUYA SABUNA DOKUNMAMAK
Haksızlık karşısında bir türlü susmayı beceremeyen Temel’den, arkadaşı Dursun’un cani o kadar yanmış ki; “Temel yemin edeceksin ve artık halk arasında söylendiği gibi ‘Suya sabuna dokunmayacaksın.” der.

Temel’in cevabı: “O zaman elimizde, yüzümüzde kirlenir.”
ŞEYTAN NEREDE?
Günümüzde; “Şeytana nal toplatan” mı, ya da “pabucunu ters giydiren” mi arıyorsunuz?
Eskiden sadece siyaset mahallesinde aranıp bulunurdu.
Şimdi her yerde, her kesimde.
"Elini sallasan ellisi" misali!
DÜNDEN BUGÜNE
Dersini kaldırıp, öğrenilmesini bekliyoruz!
16 yıl önce kaleme almış, ya da satırlara dökmüşüz.
*
Önceki gün katıldığım bir toplantıda, "Bizim zamanımızda ortaokul da ki tarım dersi kalktı. Bugün ise tarımsal ürün ithalata arttı" ifadesini benim yaşlardaki bir meslektaşımdan duyunca, atalarımızın "Ağaç yaş iken eğilir" sözü ile ne anlatmak istediklerini bilmediklerini anladım!
Ve bugün dersi, yani temeli olmayan bir tarımdan sadece söz ettiğimizi hatırladım.
Bu da "adam diksen büyütür" verimlilikteki Türkiye topraklarında bırakın insan gıdasını üretmeyi, hayvanların yemi olan samanı bile yurt dışından alınır hale getirdi.
Ez cümle:
Yurttaşlık dersi kaldırıldık; vatandaş olmayı artık beceremiyoruz!
Tarım dersi kaldırıldık; dünyanın en verimli topraklarında üretim yapmıyoruz!
Milli Güvenlik dersi kaldırıldık; güvenliliğimiz için milli birlik ve beraberlikten asla taviz vermememiz gerektiğini söyleyip, duruyoruz!