Bazı sevdalar vardır; ne kupalarla ölçülür ne de skor tabelasına sığar. Onlar bir kimliktir, bir karakterdir, bir hayat görüşüdür. Trabzonsporlu olmak da işte tam olarak böyle bir anlam taşır. Karadeniz’in dalgaları gibi coşkulu, Zigana’nın dorukları gibi dimdik bir duruş…

Trabzonspor, kurulduğu günden bu yana sadece futbol oynayan bir kulüp olmadı; aynı zamanda bir tavrın, bir direnişin ve bir inancın temsilcisi oldu. İstanbul’un alışılmış düzenine başkaldıran, imkânsız denileni başaran bir hikâyenin adıdır Trabzonspor.

Bu camia, hiçbir zaman rüzgâra göre yön değiştirenlerden olmadı. Popüler olanın peşinden gitmek yerine, doğru bildiği yolda yürümeyi tercih etti. Bazen bu yol yalnızlıktı, bazen eleştiriydi; ama hiçbir zaman eğilmek olmadı. Çünkü Trabzonspor’un mayasında dik durmak, başı öne eğmemek vardır.

Son dönemde yaşanan gelişmelerde de bu tavrını açıkça ortaya koymuştur. Herkesin aynı yönde konuştuğu bir ortamda, susmayı ya da farklı durmayı tercih etmek cesaret ister. Trabzonspor, bu cesareti göstermiş; kendi değerlerinden ve hassasiyetlerinden ödün vermemiştir. İşte bu yüzden onun sesi bazen sözlerinde değil, sergilediği duruşta yankılanır.

Trabzonspor taraftarı için bu kulüp, sadece bir spor takımı değildir. O arma; geçmişin mücadelesini, bugünün onurunu ve yarının umudunu taşır. Tribünde atılan her slogan, aslında bir aidiyetin, bir kimliğin haykırışıdır. Bu yüzden Trabzonsporlu olmak; sevinci de hüznü de aynı yürekle yaşamaktır.

Bu şehirde doğmak başlı başına bir ayrıcalıkken, Trabzonsporlu olmak o ayrıcalığı anlamlandıran en büyük değerdir. Çünkü bu sevda, insana sadece bir takım değil, bir duruş kazandırır.

Ben bu yüzden gururluyum.
Bu topraklarda doğduğum için…
Bu şehrin havasını soluduğum için…
Ve en önemlisi, Trabzonsporlu olduğum için.

Çünkü bazı isimler vardır, sadece anılmaz…
Yaşanır. Ve Trabzonspor, tam da böyle bir isimdir.

DÜDÜK ADALETİ DEĞİL, ADALETSİZLİĞİ ÇALDI

Futbol bazen sahada oynanmaz… Bazen bir düdüğün ucuna takılır, orada kaybolur. Göztepe maçında olan tam olarak buydu. Orta hakem Ozan Ergün, oyunu yönetmedi… Oyunun kaderiyle oynadı. Trabzonspor’u doğramak derler ya… Abartı sanırsınız… Ama değil. Önce Mustafa Eskihellaç… Hiç olmayacak bir yerde, iki sarı kart… Ve hop, oyun dışı! Futbolun doğasında mücadele var, temas var… Ama hakemin kafasında başka bir senaryo varsa, o temas “suç” oluverir. Yetmedi… Pina’ya gösterilen sarı kart… Sadece o anı değil, bir sonraki haftayı da çaldı.


Beşiktaş maçında sahada olamayacak bir oyuncu… Yani bir düdük, iki maçlık ceza gibi! Ve gelelim en can yakıcı ana… Onuachu’nun golü…
Bariz, net, tertemiz bir gol… Ama ne oldu? “İtti” dedi hakem! Futbolu bilenle bilmeyenin ayrıldığı yer tam burası işte… O pozisyonda itme değil, mücadele var! Ama görmek isteyene… Trabzonspor o gün puan kaybetmedi sadece… Emeği lime lime edildi. Sonra dönüp soruyoruz:
“Neden Türk hakemleri Dünya Kupası’nda yok?” Olur mu? Adalet duygusunu cebinde taşımayan, düdüğünü vicdanıyla değil keyfiyle çalan hakem… Edirne’yi geçebilir mi? Geçemez! Sorun sadece hata değil…
Sorun karakter… Ve şunu açıkça söylemek lazım: Türk futbolu, karakter yoksunu hakem anlayışı değişmeden düzelmez. Çünkü adalet olmadığı yerde… Futbol da olmaz.

ANKARA YOLLARINDA TRABZON NEFESİ

Salı günü yolumuz Ankara’ya düştü… Öyle sıradan bir yolculuk değil; içinde dostluk, hatıra, memleket sevdası ve biraz da futbol kokusu taşıyan bir Ankara seferi… Yanımda Trabzonspor Yönetim Kurulu üyesi, tesisler ve stattan sorumlu yönetici, iş insanı Coşkun Öztürk… Ve yine bu yolculuğun önemli isimlerinden Mustafa Kırıcı…
Ankara kapılarını aralayan, işleri kolaylaştıran, taşları yerinden oynatan isim ise Özel Kalem Müdürü Fatih Koç… Durağımız, Çevre, Şehircilik ve İklim Bakanı Murat Kurum’un başdanışmanı ve aynı zamanda GEDAŞ Genel Müdürü Ahmet Oğulbalı’nın makamı oldu.

Kapı açıldı…
Karşımızda sıcak bir tebessüm, samimi bir duruş…
Ahmet Oğulbalı bizi öyle bir karşıladı ki, sanki yıllardır görüşmeyen dostlar bir araya gelmiş gibi…

Resmiyet mi?
Kapının dışında kaldı.

Sohbet başladı…
Ama öyle böyle değil…
Sözler aktı, zaman eridi…
Hani derler ya “sohbet su gibi aktı” diye… İşte tam öyle…

Aslen Adanalı olan Ahmet Oğulbalı’nın yolu yıllar önce Trabzon’dan geçmiş… Tam 6,5 yıl boyunca Trabzonspor Onursal Başkanı Mehmet Ali Yılmaz’ın Tek-Art’taki şirketinde genel müdür yardımcılığı yapmış…
Sonra kader onu Ankara’ya taşımış…

Ama bazı şehirler vardır…
İnsanın üzerinden çıkmaz.

Trabzon da öyle bir şehir işte…

Oğulbalı’nın cümlesi hâlâ kulaklarımda:
“Adanalı da olsam, fahri Trabzonluyum… Trabzon benim ikinci şehrim.”

Bu söz, bir formalite değil…
İçinde yaşanmışlık var…
Hatıra var…
Vefa var…

Tek-Art günlerinden bahsederken gözlerindeki ışık değişiyor…
Eski dostları unutmadığını, hâlâ görüştüğünü özellikle vurguluyor…
Ve bir isim düşüyor cümlelerinin arasına: Soner Yılmaz…

Demek ki bazı bağlar kopmuyor… Mesafe ne olursa olsun… Ankara’da bir makam odasında oturuyorsunuz… Ama sohbet sizi alıp Trabzon’un sokaklarına götürüyor… İşte hayatın en güzel tarafı bu: İnsan nerede olursa olsun, kalbinin bir köşesinde bir şehir taşıyorsa…MO şehir aslında hiç uzak değildir. Biz o gün Ankara’da sadece bir ziyaret yapmadık… Bir kez daha gördük ki; Trabzon dediğin sadece bir şehir değil… Bir duygu… Ve o duygu, Ankara’nın ortasında bile kendini hissettiriyor. Kalemimizde iz bırakan bir gün oldu… Geriye ise güzel insanlar, samimi sohbetler ve unutulmayacak bir Ankara hatırası kaldı…

BİR ŞEHRİN YENİDEN AYAĞA KALKIŞI

Bazı hikâyeler vardır… Yarım kalmaz, sadece bekler. Doğru zamanı, doğru insanı… Bünyamin Yazoğlu işte o beklenen isimlerden biri. Omuzlarında sadece bugünün yükü yok; bir de hatıraların ağırlığı var. Çünkü o, merhum amcası Kurban Yazoğlu’nun bıraktığı yerden yürümeyi seçti.

Bir zamanlar Bayburtspor vardı… Şampiyonluklar yaşamış, şehri ayağa kaldırmış… Sonra sahipsizlikle sınanmış, sessizce kapanmıştı. Futbolda en acı şey yenilmek değildir. En acısı, terk edilmektir. Ama şimdi o terk edilmiş arma yeniden nefes alıyor. Genç bir başkan çıkıyor ortaya…
“Ben varım” diyor. Sadece demekle kalmıyor, elini taşın altına koyuyor.

Amatör kümeden BAL Ligi’ne yükselen bir takım… Bitime iki hafta kala gelen şampiyonluk… Bu, tesadüf değil. Bu, inancın, emeğin ve biraz da vefanın sonucu. Ve asıl mesele şimdi başlıyor. Çünkü çıkmak kadar kalmak da zordur… Kalmak kadar büyümek daha da zordur. Bünyamin Yazoğlu’nun sözleri net: Hedef 3. Lig. Geri adım yok. Mazeret yok. Tesis planları hazır, hedefler büyük… Ama bu hikâyeyi sadece bir kişi yazamaz. Bir şehir ya sahip çıkar… Ya da yine izler. Herkes şunu bilmeli:
Takımlar sadece sahada değil, şehirlerin kalbinde yaşar. Eğer Bayburt yeniden ayağa kalkacaksa, Bu sadece bir başkanın değil, bir memleketin meselesidir. Ve bazen… Bir insanın attığı adım, Bir şehrin kaderini değiştirir.