Futbol bazen sadece oynadığın oyun değildir… Bazen kader sana topu altın tepside sunar, sen ise dokunamazsın. 28.nci haftada Trabzonspor, Galatasaray karşısında sergilediği o büyük oyunun hakkını aldı. Sahada yürek vardı, akıl vardı, inanç vardı. 2-1’lik skor, sadece bir galibiyet değil… Bir karakter beyanıydı. O gün herkes aynı şeyi düşündü:
“Bu takım isterse yapar.” Ama futbol, “isterse” ile yazılan bir hikâye değildir. Futbol, devamlılık ister… Hafıza ister… Biraz da acımasızlık.
Alanya deplasmanında bir şey eksikti… Sanki o büyük galibiyetin rehaveti, omuzlara görünmez bir yük gibi binmişti. Başakşehir maçında ise mücadele yoktu ama o keskinlik yoktu… O son vuruş, o son söz eksikti. Oysa kader ikinci bir şans daha sunmuştu. Fenerbahçe puan kaybetmiş… Galatasaray sendelemişti. Liderlik yolu, hiç olmadığı kadar temizdi. Ama bazı yollar yürüyene aittir… Bakanlara değil. Trabzonspor’un önüne gelen fırsat, sıradan bir fırsat değildi. Bu, sezonun kırılma anıydı. Bir adım atsan zirve senindi… Bir adım atamadın, hikâye başkasının oldu. Futbol affetmez… Hele ki böyle zamanlarda hiç affetmez. Şimdi geriye dönüp bakıldığında, Galatasaray galibiyeti daha da anlam kazanıyor ama… Onu değerli kılacak olan devamıydı.

İşte o devam yazılamadı. Trabzonspor kısmetini ayağına kadar getirdi…
Ama bazen kısmet yetmez… Onu tutacak cesaret de gerekir.
SESSİZLİĞİN OMZUNDA YÜKSELEN ŞAMPİYONLUK
Geçen hafta şampiyonluğu ilan eden Sebatspor’un kapısını çaldık.
Yanımda eski futbolcu Ali Türkmen…
Adres: Söğütlü.
Mekan mütevazı…
Ama hikâye büyük.
Başkan Atalay Armutçu ile oturduk.
Sözler sadeydi.
Sohbet içtendi.
Gösteriş yoktu…
Ama ağırlık vardı.
Bazen bir cümle çıkar ya ağızdan;
Sessizdir…
Ama yankısı uzun sürer.
“Ertuğrul Doğan hem maddi hem manevi yanımızda… Hedef birinci lig. Sonuna kadar Sebat’ın arkasındayım Atalay abi.”
İşte mesele tam da burada başlar.
Çünkü herkes destek olur…
Ama herkes sahip çıkamaz.
Bazıları konuşur.
Bazıları yapar.
Sebatspor bugün ayaktaysa,
Birçok ihtiyaç daha dile gelmeden çözülüyorsa,
Orada görünmeyen bir el vardır.
Bir örnek…
Hocanın istediği GPS cihazı.
Futbolcunun nefesini ölçen teknoloji.
Fiyatı dudak uçuklatır: 40 bin dolar.

“Olmaz” denilen yerde
Devreye giren bir irade…
Trabzonspor’a gidiliyor.
Kapı çalınıyor.
Eski cihazlar soruluyor.
Yetmez deniliyor.
Pazarlık yapılıyor.
Ve o cihaz 29 bin dolara indiriliyor.
Bu sadece bir alışveriş değil…
Bu bir sahiplenme hikâyesi.
İstenen geri çevrilmiyor.
İhtiyaç ertelenmiyor.
Çünkü bu iş “görev” değil…
Bu iş “aidiyet.”
Bazıları manşet sever…
Bazıları alkış.
Ama bazıları vardır;
Ne görünmek ister
Ne anlatmak…
Sadece yapar.
Reklamın değil vefanın tarafında duranlar…
Gösterişin değil sadakatin izini sürenler…
Trabzon’u sevmek lafla kolay.
Ama mesele o değil.
Mesele;
Günü geldiğinde cebini açabilmek,
Günü geldiğinde yüreğini koyabilmek.
İşte o zaman anlam kazanır her şey.
Kimi göz önünde büyür…
Kimi gönüllerde.
Ve bazı isimler vardır;
Sessiz yürür…
Ama derin iz bırakır.
Ertuğrul Doğan…
Sadece bir başkan değil.
Bu şehrin görünmeyen yükünü taşıyan,
Sessizliğin içinde büyüyen
Bir kahraman.
DÜDÜK SUSARSA, VİCDAN KONUŞUR
Futbolun kaderi bazen ustaca atılmış bir pasla değil, çalınmayan bir düdüğün gölgesinde yazılır. Ve o düdüğün suskunluğu, en çok da adalet bekleyenlerin yüreğinde yankılanır.
Trabzonspor sahada emeğini ortaya koyuyor, mücadele ediyor, ter döküyor. Ancak ne yazık ki tartışmalar yine futbolun dışına taşınıyor. Çünkü mesele artık sadece oyun değil; görülmeyenler, duyulmayanlar ve çalınmayan düdükler… Herkesin net biçimde gördüğü bir forma çekme pozisyonu varsa, bunu görmesi gerekenlerin görmemesi nasıl izah edilir? Bir itişle gelen gol, yalnızca tabelayı değiştirmez; oyuna olan güveni de sarsar.
“Hakem hatası” deyip geçmek kolaydır. Futbolun doğasında hata vardır, evet. Ancak hatalar sürekli aynı tarafı incitiyorsa, burada artık basit bir yanlıştan söz edilemez. O noktada sahneye başka bir gerçek çıkar: adaletsizlik hissi. Ve bu his, tribünlerden başlayarak büyür, yayılır, bir şehrin ruhuna işler.
Unutulmamalıdır ki futbolu asıl tehlikeye atan şey skorlar değildir. Asıl tehlike, güvenin kaybolmasıdır. Güven ortadan kalktığında geriye yalnızca öfke kalır. O öfke ise bir süre sonra oyunun kendisini gölgeler.

Bugün Türk futbolu sahada var olma mücadelesi verirken, hakemlik anlayışımız uluslararası arenada aynı karşılığı bulamıyor. Dünya Kupası sahnesinde düdük çalan isimler arasında yer almak yerine, ekran başında izleyen bir konumda kalmak düşündürücüdür. Eğer bu yönetim anlayışı değişmezse, hakemlerimizin uluslararası başarıları da yalnızca yakalarındaki FIFA kokartıyla sınırlı kalacaktır.
Adaletin terazisi şaştığında, bunun bedelini sadece bir takım değil, bir şehir öder. Ve en ağır yük, o şehrin içine gömdüğü sessizliktir. Çünkü bazen en yüksek ses, söylenmeyenlerin içinde saklıdır.